11 Temmuz 2025 Cuma

 

Bölüm 1: Tanışma! (Kraliçe Salina Anlatıyor)

Ah, sevgili okuyucular, işte burada, Zeytuni'nin hikayesine başlıyoruz. Ben Kraliçe Salina, onun günlüğünden sızan anıları, o karışık masanın üzerindeki dağınık notları toplayıp size sunacağım. Hatırlayın mı, onu uyurken izlediğim o anı? Dizleri içine çekik, başı bükük, yorgana sarılı... Şimdi onu rüyasından uyandırıp, geçmişin koridorlarına sürükleme zamanı. Evrenin yedi katmanından birinde, belki de en karmaşık olanında, Zeytuni'nin yolculuğu başlıyor. Ama acele etmeyin, ben Salina, her detayı sizin için aydınlatacağım. 

Sınıfın havası ona göre hep sessizdi çünkü teneffüslerde sınıfta oturmayı tercih ederdi, zaman zaman gözlerini kapatır benimle iletişime geçerdi ama gözlerini açınca unuturdu hep rüya görmüş gibi ağırlıklar oluşurdu üzerinde. 

Lisedeki sıra arkadaşı, keskin bakışları ve daha keskin bir dili olan o kız, Zeytuni'nin yanında oturuyordu; varlığı, kaçılamayan bir fırtına bulutu gibiydi. Zeytuni onu çok iyi tanıyordu çünkü ona ben fısıldamıştım, arkadaşının ruhu, sessizce büyüyen ve çaresiz yalvarışlarla patlayan bir kıskançlık yumağıydı.

 Okul birinciliğini, Zeytuni'nin uykusuz geceleri ve bitmek bilmeyen çabalarıyla kazandığı başarıyı istiyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken yalvardı, Zeytuni'nin yüreğini burkan zorluk hikâyeleri anlattı. Sonra bir rüya gördü Zeytuni; o kadar canlı, o kadar huzursuz ediciydi ki sabaha kadar tavana bakakaldı. Kararını verdi: Birinciliği ona verecekti, ama bir şartla.

Hocamızın birincilik için vaat ettiği hediyeyi—henüz değerini bilmediği bir hatırayı—Zeytuni'ye verecekti. Gözleri hırsla parladı, hediyenin kıymetinden habersiz, tereddüt etmeden kabul etti. Neden bu şartı koştu Zeytuni? Çünkü o bir yalancıydı; sözleri, gerçekleri çarpıtan bir ağ gibi örülmüştü. Böyle bir hazine, şan için doğruyu feda eden birinin elinde olmamalıydı.

Bu karar, Zeytuni'nin hayatını alevler içinde bırakan bir kıvılcım oldu; onu sınırların ötesine, yepyeni bir dünyaya taşıdı.

O ise, hayal ettiğinden daha ağır bir bedel ödedi. O boş zafere tutunarak üniversite hayallerini ilk yılında feda etti; ancak dört yıl sonra, kendi şehrinde bir üniversiteye girebildi. Zeytuni'ye yalvar yakar anlattığı baba hikâyesi? Koca bir yalan, kendi pervasızlığıyla açığa çıkmıştı. Babası, onun yalancılık hastalığından bıkmış, şehirlerinden uzaklaşmasına izin vermemişti. Dışarıdan bakıldığında birincilik onundu, ama fırsatlar Zeytuni'nin avuçlarından kayıp gidendi.

Her yaz, düzeleceğine dair bir umutla onu aradı Zeytuni. Ama sesi giderek acılaştı, sözleri zehirle doldu. “Birinci bendim, ama üniversiteye sen gittin! Hepsi senin suçun!” diye haykırdı bir gün, suçlaması saçma ama ağırdı. Zeytuni'nin suçu mu? Onun fedakârlıkları, yalanları, bir unvan için çırpınması mı suçluydu? O, kıskançlıkla koltuğunu çalmaya çalışırken suçsuz muydu, ama Zeytuni kendine yeni bir koltuk yaptı diye mi suçluydu? Neyse, bu sorunun cevabı havada asılı kaldı.

Zeytuni'nin hayatının bu ilk dönüm noktası, hasta ruhlu birinin gölgesinde, hayallerinde olmasa da Viyana’nın kapılarına kadar uzandı.

Yeni Bir Dünya ve Tuhaf Bir Karşılaşma

Üniversite, yeni yüzlerin ve alışılmadık ritimlerin girdabıydı. İlk dönemin sonunda Zeytuni'nin akademik başarısı, Türk öğrenciler arasında kulaktan kulağa yayılmıştı. Onlar buna zafer diyordu; Zeytuni ise sadece bir adım daha atmıştı. Ama dikkatini çeken başka, çok daha tuhaf bir şey vardı. Buradaki kızlar, evlilik hayaliyle yanıp tutuşuyordu; özellikle Avusturya pasaportlu bir Türk erkek gördükleri mi, pervane gibi etrafında dönüyorlardı. Erkekler ise bu durumu bir silah gibi kullanıyor, statülerinin tadını çıkarıyordu. Zeytuni bu oyunun dışında kalmaya çalışsa da, içindeki gözlemci ruh—o lanet olası merak—ona söz dinletmiyordu. :D

Sinan’la tanışmaları, üç ayrı anın gölgesinde şekillendi. İlkinde, yalaka Seyhan Zeytuni'yi onunla tanıştırdı. Sinan elini uzattı, ama Zeytuni sıkmadı. “Niye?” diye sordu, kaşları şaşkınlıkla kalkarken. “Sonra anlarsın,” dedi Zeytuni, sesinde garip bir kesinlik. Bu çocuğu bir yerden tanıyordu, ama nereden? Dokunmamalıydı, bu kesin. Tek dayanağı içgüdüleriydi. Belki de bu an, kısmı hafıza kaybından sonra zihninde beliren bir hatırlatma çabasıydı; Sinan’ı yeniden tanımak için bir işaret. Emin değildi, ama hisleri yalan söylemezdi.

İkinci ve kesin olan an ise Hatice’yle ilgiliydi. Evet, biraz da Hatice’yi tanıyalım…

Hatice, arkadaş kazanmak için ya cüzdanını kahve ısmarlamaya açan ya da dedesinden kalma sözde büyü kitabını kızlara sunan biriydi. Kendini hep zengin gösterirdi, ama bu sahte maskenin altında mutsuzdu. Çünkü arkadaşları, onun sunduğu bu “hediyelerle” gelirdi. Yalnızlıktan korkar, bu korkuyu örtbas etmek için daha çok çaba harcardı. Aynı zamanda ırkçıydı; zencilerden, Kürtlerden nefret ederdi. Zeytuni'ye, “Sen Kürt kökenlisin ama arkadaşımsın,” derdi, sanki lütfediyormuş gibi. Sanki kendisi safkan Türk’tü de ırkçılık yapma hakkı vardı! Türkiye’de DNA testi yapsan, bir tane “saf” Türk bulamazsın. Umurunda değildi, daha doğrusu onunla tartışmazdı. Bir büyüğü ne demiş? “Cahille tartışma, ben hiç kazanamadım.”

Hatice, kendini Zeytuni'nin en yakın arkadaşı olarak tanıtırdı. İlk başlarda, Sümeyra’nın “O derslerde başarılı, onu kullan kızım, aklını kullan!” demesiyle yanına yanaşmıştı. Bunu Zeytuni'ye söyleyecek kadar da kibirlidir. :D Sonra bir başka amacı daha ortaya çıktı: Dernekte platonik âşık olduğu bir çocuğa yakın olmak. İki yüzlü Gülbin gibi, “Ona yardım etmek istiyorum,” diyerek iyilik maskesi takar, platonik aşkının gözüne girmeye çalışırdı.

Sürekli birilerine platonik âşık olan Hatice, Zeytuni mezun olup İstanbul’a gittiğinde, orada tanıştığı birine de âşık olmuştu. Zeytuni onların aralarını yapayım diye uğraşırken, Hatice platonik aşk sendromunun yanı sıra paranoyak olduğunu da gösterdi. Sırf onun platonik aşkıyla tesadüfen tanıştığı diye, masumiyetini bildiği halde, telefonda şu iğrenç sözü söyledi: “İyi ki sana oyunlar oynayıp büyüler yapmışlar, oh olsun!” Ne anlamadı? Ne yapılmış? Telefonu kapatmadan önce son sözünü söyledi: “Bir daha sakın beni arama, Hatice!” Zaten aramaya yüzü olacağını sanmam. Aslında, kıskançlık abideleri ev arkadaşları Melek ve Ayşe’nin lafını, bir gaflet anında ağzından kaçırmıştı.

Yeterince sabrettiği, “Software engineer” cümlesinin “S”sini bile zor telaffuz eden Hatice, okuldan mezun oldu mu, bilmiyorum. Sanırım olmadı, evlendi, öyle bir şeyler… İşe girse bile cemaatten girer. :D Cemaatler, güçlerini, iş bilmeyenleri işe alarak gösterir! Neyse.

Hatice’yi görücü usulü biriyle tanıştıracaklardı. Bilgisayar laboratuvarına bir ders için girmişlerdi. Çocuk oraya gelecek, Hatice kafeye gidecek, görüşeceklerdi. Hatice gitti, Zeytuni ödevini yaparken içeri Sinan ve yanında kıvırcık saçlı Ayşegül girdi. Ayşegül, karşı masadaki çocuğun arkasından sarılarak, “Aşkım, ödev bitti mi?” dedi. Ayşegül, ödevlerini sevgililerine yaptırır, bunu göstermekten de hiç utanmazdı. Sinan, onların karşısında, tam arkasında ayakta duruyordu; durumu izliyordu. Birinin arkana geçtiğini hissedersin, değil mi?

Ayşegül’ün sevgilisi birden, “Onunla ne yapıyordun?” diye sordu. Ayşegül şaşırdı; onların birbirini tanıdığını o an öğrenmişti sanırım. Sonra Ayşegül’e, “O mu yakışıklı, ben mi?” dedi ve ekledi: “Birimizi seç.” Ayşegül durdu, Sinan’a bakarak sevgilisine sarıldı: “Tabii ki sen.” Sevgilisi, “O zaman ispatla. Benle eve geleceksin,” demez mi. Ödevi bitirmesini istiyorsa, onunla sevgilisinin evine gidecekti.

Ayşegül, “Duymasın,” dedi. Sevgilisi, “O bi’ şey anlamıyor ki,” dedi. O sırada Sinan’ı Avusturyalı sanıyordu; meğer ondan bahsediyorlarmış. Ne anlayamayacaktı ki? Neyse.

Orada Sinan ve o çocuk, bir kadını paylaşamayıp “Kime gidecek?” kavgasına girmişti. Ayşegül, Sinan’ı değil, yüksek lisans öğrencisi, Sinan’ın abisinin arkadaşını seçmişti. Sinan, yanındaki masaya oturdu. Başı önüne eğik, üzgün görünüyordu. Birisiyle karşılaştırılmış ve terk edilmişti. Üzüldü; lanet olsun içindeki merhamete! :D Sonra Hatice geri geldi.

Sinan ortada oturuyordu. Hatice’ye döndü: “Hatice, az önce ne oldu, biliyor musun?” ve olanları anlattı. Tabii, Sinan’ın Türkçe bilmediğini sanıyor. Sonra, “Çocuk çok üzüldü, baksana,” dedi. Hatice, “Sen ona çıkma teklif et, düzelir,” dedi. O da ona:

“Hiç sevgilim olmadı, bir de yabancı birine mi çıkma teklif edeceğim? (O zamanlar çıkmak denirdi.) Hem kabul etse ne olacak, elini bile tutamam ki! Onlar evlenmeden önce bir sürü şey ister, yapamam. Ne yapayım, adamla beş kere buluşayım, sonra sevişeyim mi? Yav, dalga geçme benle Hatice, lütfen!” dedi ve ekledi: “Ama onun lakabını bundan sonra Yakışıklı koyuyorum.”

Birisiyle karşılaştırılmış, yakışıklı olmadığı söylenerek rencide edilmişti. Kendince böyle bir şey yapmak istemişti. :D O sırada Sinan, kafası eğik, gülmeye başlamasın mı? Ağlıyor sanıyordu.

Neyse, o gün öyle bitti… Devamı bir sonraki bölümde.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder