KENDİME NOTLAR-2 PROPOGANDA

Kendime Notlar - Bölüm 3: İki Yüzlü Melek ve Dedikodu Yancıları

Viyana’daki evimiz, dedikodularin ve maskelerin sahnesiydi. Ev arkadaşım Melek—evet, Şeytan Melek—ve onun beş şeytandan oluşan dedikodu ordusu, psikolojik baskı ve manipülasyonu bir sanat formuna çevirmişti. Zeytuni olarak ben, bu sahtekârların oyunlarını çözmekte ustalaşmıştım, ama itiraf edeyim, bazen onların iğrençliği bile beni şaşırtıyordu.

Melek, insanları kuklaya çevirme konusunda doğuştan yetenekliydi. Ses tonunu, özellikle erkeklerin yanında, bir silah gibi kullanırdı. Kitaplardan öğrenmişti: Erkekler, seslere karşı koyamazdı. Bize cırlak bir tonda hitap ederken, erkeklere ipeksi, cilveli bir sesle yaklaşırdı. Doğal bir ses güzelliği mi? Yoktu, napsın, taklit ediyordu! Övgüleri ise asıl büyüsüydü. Ama bu övgüler, insanları yakınlaştırmak için değil, köleleştirmek içindi.

“Yaaa Nurcan abla, ne güzel gülüyorsun!”
“Yaaa Nadire abla, ne kadar gençsin!”
“Yaaa Sümeyra, bence Elif seni kıskanıyor!”
“Yaaa Nurcan abla, Zekeriya abiye şöyle bakmalısın!”
“Yaaa Nurcan abla, ne güzel başörtün var!”

Ama dikkatli baksalar, övgüden sonra Melek’in ağzının yamulduğunu, o iğrenç sırıtışını görürlerdi. Mimikler her zaman ele verirdi.

Melek’in en büyük silahı dedikoduydu—cemaatlerden öğrendiği bir propaganda taktiği. Türkiye’deki cemaatlerin hepsi bunu yapar, istisnasız. Birini parlatmak mı istiyorsun? “Biliyor musunuz, bu kişi çok zeki!” de, toplum “Aaa, bak, ne zeki!” diye yutsun. Halbuki zeki filan değildir. Peki ya kendilerinden olmayan biri gerçekten zeki mi? “Aman, boş ver, kopyacıdır, kesin arkasında biri var. Zekasıyla mı, hadi canım! Sen şuna bak, asıl zeki bu!” Toplumun bakışını böyle çevirirler.

Dipnot: Şahsım adına cemaatlere, localara karşı değilim. Karşı olduğum, kendilerinden olmayana haksızlık yapmaları. Maalesef cemaatler, anlamlarını yitirmiş, kalabalığın gücünü kullanarak başkalarını ezmeye, “Bizden olmayan böyle olur!” demeye, haksız rekabetle kendilerini başarılı gösterip güç kazanmaya başlamış. Benim isyanım bu cemaatlere. Yoksa birlik olup güzel şeyler yapanlara lafım yok—ki henüz böyle bir toplulukla karşılaşmadım.

Melek, bu propaganda oyununda ustaydı. Belki cemaati öğretmişti, bilemem. Ama bende bu numaraların işe yaramadığını fark etmişti. O yüzden beni ekarte etmeye karar verdi.

İlk hamlesi kütüphane kafesiydi. Melek ve Ayşe, saatlerce orada oturur, erkek arkadaşlar edinip kahve içerdi. Kütüphane görevlisi, Ayşe’nin kahkahalarına uyarı yollayana kadar bu böyle sürdü. Sinan’la tanışmamdan sonra, bazı erkeklerin beni sorması Melek’in kanına dokundu. Ayşe’yle bir plan kurdular: Benim yemek nöbetimde eve geç dönecek ve kafede şöyle diyeceklerdi:

“Yaaa, bizim ev arkadaşımız var ya, hani şu sorduğunuz? Onu çok severiz, ama yemek yapmayı hiç bilmez! Hep yakar! Temiz de yapmıyordur, kesin!” 

Ne alaka, değil mi? Ama ben bu durumu fırsata çevirdim. Nöbet günlerinde yemek yapmak zorunda değildim—herkes dışarıdaydı, ev sakindi. Kahvem, ben ve evdeki masaüstü bilgisayar—laptop alana kadar can yoldaşımdı. Ödev yapar, kafa dinlerdim. Tabii, Melek bu keyfimi fark edene kadar.

Başka bir taktik daha vardı. Derneğimizde kızların kına geceleri olur, halay çekerdik. Melek, araya girer, elimi alırdı. İki dakika geçmeden göz devirir, oflar, puflar ve birine kulağına bir şeyler fısıldardı. Önce Ayşe’ye talimatı verirdi. Niye elimi alıyorsun ki? Planlı bir dışlama politikası! Sonra elini Ayşe’ye verir, Ayşe aynı numarayı yapar, derneğin sürü psikolojisini kullanarak beni yalnız bırakmaya çalışırlardı. Melek’ten önce elimi alanlar şikâyet etmezken, Melek niye ederdi? Dernek kızları da sürüye uyup kuzu kuzu… Neyse, anladınız.

Ama asıl bombayı anlatayım. Yarıyıl tatilinde Türkiye’den döndüğümde, kapıyı açtığımda ev çöp kokuyordu. Mutfakta dört dev siyah poşet dolusu çöp! “Kızlardan birine bir şey mi oldu, evde kimse mi yok?” diye panikledim. Salona girdim, boğulacak gibi oldum. Camı açtım, “Umarım yatak odasından ceset çıkmaz!” dedim. :D Yatak odasını açtım: Her yer cips kırıntısı! Ranzanın bir katında Ayşe, diğerinde Melek, kulaklık takmış, chat yapıyor, yanlarında cipsler, çikolatalar, hopur hopur yiyorlar. Bu bir kere olsa neyse, ama evi hep ben toparlardım. Temizlik, düzen, hep bende! Meğer bensiz böyleymişler—daha önce de olmuştu.

Yuh, evi bok götürüyordu! Birden fazla tatilden dönüşümde aynı manzara…

Buna rağmen ben bunları anlatmazdım, doğru olsa bile. Ama onlar? Yalandan yemek yaktığımı, pis olduğumu söylediler. Bunlar sadece başlangıçtı. Melek, yemek yakma dedikodularıyla beni alt edemedi. Ayşe’yi “dedikodu başarılısı” yapma çabaları da çuvalladı. Ayşe battıkça batıyordu, dedikoduda bile başarısızdı. Yıllar sonra, mıy mıy ağlayıp benim başıma gelenlerin ekmeğini yemeye çalıştı, belki o zaman sonuç aldı. Onların tek yaptığı buydu: Sanki suçsuzlarmış gibi, tereyağı gibi sıyrılmaya çalışmak.

Ve durmadılar. Daha büyük iftiralarla, ellerini ovuşturarak sapıklara destek çıktılar. Bunları “İftira” yazımda anlattım. Herkesin mi eli çamurluydu?

Bu yüzden, hayatımdan siktirip gitsinler! Kafam rahat şimdi. :D Yalanlarına kananlar da onlardandır—onlarla birlikte siktirip gitsinler!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder