KENDİME NOTLAR-1 TANIŞMA -2

Kendime Notlar - Bölüm 2: Yollar Ayrılırken

Viyana Teknik Üniversitesi’nin koridorları, hayallerin ve entrikaların kesiştiği bir labirentti. Dersler başlamıştı ve Zeytuni olarak ben, yazılım mühendisliği okuyordum. Bilgisayarım mı? Yoktu! Ama bu, engel değildi. Üniversitenin en güzel yanı, bilgisayar laboratuvarlarının sabaha kadar açık olmasıydı. Geceler boyu kod yazıyor, ödevlerimi tamamlıyor, adeta klavyeyle dans ediyordum.

Evde ise durum başkaydı. Ev arkadaşlarım Hatice, Sümeyra ve burslu Ayşe, adeta bir yük gibi sırtımdaydı. Güya beraber hareket ediyorduk: Ödevleri ben yapardım, notları ben toplardım, takvimi ben hazırlar, akşam planı ben yapardım. Ama hanımefendiler? Onlar gülüp eğleniyor, chat yapıyor, filmler izliyor, kafelerde geziyordu. Sabahları erkenden derse giderken, onları uyandırmak zorunda kalan yine bendim. Ayşe, burslu diye çalışkan sanılırdı; Sümeyra da onun peşinden ayrılmazdı. Klasik Türk ailesi telkini: “Çalışkan arkadaş edin, kopya çekersin!” Ama bu kızlar, çalışkanlıkla değil, tembellikle karakter kazanıyordu.

Teşekkür mü bekliyordum? Hayır, çünkü uyandırdığım için bana diş biliyor, arkamdan dedikodu yapıyorlardı. İlk derste Ayşe’nin gerçek yüzünü görmüştüm zaten—o kıskançlık hikayesini başka bir yazıda anlatacağım. Ama işler, üçüncü dönemde Şeytan Melek’in evimize katılmasıyla daha da karıştı. Bu Melek, Yavuz’un karısı Melek değildi, ama ondan aşağı kalır yanı yoktu.

Bir sabah, Hatice’yi uyandırırken ağzından Sümeyra’nın lafı kaçtı: “Zeytuni’yi kullan, aklını çalıştır!” O an bardağı taşıran son damlaydı. Bu kızlar, beni mal gibi kullanma moduna geçmiş, üstüne çirkefçe dedikodu yapıyorlardı. Kararımı verdim: Artık yalnız takılacaktım.

O sabah Hatice’yi uyandırmadan derse gittim. Akşam eve döndüğümde, Sümeyra ve Ayşe derste neler olduğunu sordu. Oturdum, sakin ama kararlı: “Arkadaşlar, bir daha sizinle grup halinde hareket etmeyeceğim. Sizin yolunuz ayrı, benimki ayrı. Her sabah sizi uyandırmak zorunda değilim. Teşekkür yerine dedikodu yapıyorsanız, bunu hak ettiniz.” Güzellikle söyledim, karşı çıkamadılar.

Üçüncü dönemde işler değişti. Sümeyra, durumun farkına vardı ve benim gibi gruptan ayrıldı, evini değiştirdi. Bu kararda Şeytan Melek’in payı büyüktü. Melek, yüzüne övgüler yağdırıp arkadan kuyu kazan bir arabozandı. Sümeyra, sorunu bende sanıyordu, ama Melek’in zehrini görememişti. Ayşe ise Melek’in kölesi olmuştu; çalışkanlığından eser kalmamıştı. Sümeyra, evi değiştirip okulunu bitirdi. Diğerleri mi? On yıl filan okudular herhalde. Ayşe hâlâ Melek’in gölgesinde, sanırım.


Ben artık yalnızdım, ama bu özgürlüktü. Sabah erkenden laboratuvara gidiyor, derslerimi seçiyordum. Bir gün, Şenşakrak adında bir kızla tanıştım. Vay arkadaş, bu kız okulda tanımadığı insan bırakmamıştı! Sosyal mı sosyal, neşeli mi neşeli. Yalnızlık dediğim anda, Şenşakrak sayesinde bir sürü insanla tanışmaya başladım.

Bir gün Şenşakrak’la asansörün önünde beklerken, elimde algoritma notlarıyla duruyordum. Sinan çıkageldi. Şenşakrak’a döndüm: “Aaa, Yakışıklı geldi!” Evet, bu benim ilk gafım değildi. Bir keresinde köpeği olan bir Türk’ü Avusturyalı sanıp laf atmıştım, o hikayeyi sonra anlatırım.

Şenşakrak şaşırdı: “Sen onu tanıyor musun?”

“Evet,” dedim, “laboratuvarda Ayşegül onu rencide etti, ben de lakabını Yakışıklı koydum. Bir de saçlarını dik dik yapışı hakkında konuştum.” Gülüştük.

Şenşakrak: “Türk olmasın?”

“Yok canım, bu sefer eminim. Ayşegül’ün sevgilisi ‘O anlamaz’ dedi. Aman, neyse, boş ver. Keşke biri şu dersleri Türkçe anlatsa, ne iyi olurdu, değil mi?” Dua saatiyse demek ki!

Tam o sırada Sinan yanaştı: “O dersin asistanıyım. İstersen sana anlatırım.” Şok! Meğer Türkçe biliyor, hem de iki dersin asistanıymış. Bana laboratuvar saatlerini söyledi, yanına gidersem dersleri anlatacağını ekledi. İşte, Sinan’la samimiyetimiz böyle başladı.

Ama sonra ne olduysa, etrafım kalabalıklaştı. Garip bir kalabalık: Emine, Dilek ve sonradan katılacak olan Gülbin. Özellikle Dilek, Sinan’a takıntılıydı. Yakında neler olacağını görecektik…


Kısa Bir Anı: Köpeği Olan Çocuk

Viyana’da fark ettiğim bir şey vardı: Köpekler sahiplerine benziyordu! Bir gün Hatice’yle yürürken, yanımızdan bir çocuk ve köpeği geçti. “Bak Hatice, köpeğe bak, sahibine bak!” dedim. Çocuk döndü: “Ne varmış köpeğimde?” Şok! Türk’müş, ama hiç Türk tipi yok. Bağırdı: “Köpeği salarım, söyle!” Hatice gülüyor, “Faka bastın!” der gibi.

Sustum, duymamış gibi yaptım. Köpek iri, saldırgan sanırsın, ama tatlı tatlı bakıyor. “Ya, ben köpekleri sahiplerine benzetiyorum, sizi de benzettim,” dedim. Çocuk güldü: “Hadi, gene iyisin. Başka bir şey olsaydı kızardım.” Ve gitti.

O günden sonra Türkçe’yi pata küte konuşmamaya karar verdim. Ama Viyana, daha nice sürprizlere gebeydi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder