KENDİME NOTLAR-1 TANIŞMA!

KENDİME NOTLAR - BÖLÜM 1: TANIŞMA!

Sınıfın havası, fısıltılarla yükselen rekabetin gerginliği ve kalemlerin kâğıt üzerindeki hışırtısıyla doluydu. Lisedeki sıra arkadaşım, keskin bakışları ve daha keskin bir dili olan kız, yanımda oturuyordu; varlığı, kaçamadığım bir fırtına bulutu gibiydi. Onu çok iyi tanıyordum: Ruhu, sessizce büyüyen ve çaresiz yalvarışlarla patlayan bir kıskançlık yumağıydı. Okul birinciliğini, uykusuz gecelerim ve bitmek bilmeyen çabalarım sayesinde kazandığım tacı istiyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken yalvardı, yüreğimi burkan zorluk hikâyeleri anlattı. Sonra bir rüya gördüm; o kadar canlı, o kadar huzursuz ediciydi ki sabaha kadar tavana bakakaldım. Kararımı verdim: Birinciliği ona verecektim, ama bir şartla.

Hocamızın birincilik için vaat ettiği hediyeyi—henüz değerini bilmediği bir hatırayı—bana verecekti. Gözleri hırsla parladı, hediyenin kıymetinden habersiz, tereddüt etmeden kabul etti. Neden bu şartı koştum? Çünkü o bir yalancıydı; sözleri, gerçekleri çarpıtan bir ağ gibi örülmüştü. Böyle bir hazine, şan için doğruyu feda eden birinin elinde olmamalıydı.

Bu karar, hayatımı alevler içinde bırakan bir kıvılcım oldu; beni sınırların ötesine, yepyeni bir dünyaya taşıdı.

O ise, hayal ettiğinden daha ağır bir bedel ödedi. O boş zafere tutunarak üniversite hayallerini ilk yılında feda etti; ancak dört yıl sonra, kendi şehrinde bir üniversiteye girebildi. Bana yalvar yakar anlattığı baba hikâyesi? Koca bir yalan, kendi pervasızlığıyla açığa çıkmıştı. Babası, onun yalancılık hastalığından bıkmış, şehirlerinden uzaklaşmasına izin vermemişti. Dışarıdan bakıldığında birincilik onundu, ama fırsatlar avuçlarımdan kayıp giden bendim.

Her yaz, düzeleceğine dair bir umutla onu aradım. Ama sesi giderek acılaştı, sözleri zehirle doldu. “Birinci bendim, ama üniversiteye sen gittin! Hepsi senin suçun!” diye haykırdı bir gün, suçlaması saçma ama ağırdı. Benim suçum mu? Onun fedakârlıkları, yalanları, bir unvan için çırpınması mı suçluydu? O, kıskançlıkla koltuğumu çalmaya çalışırken suçsuz muydu, ama ben kendime yeni bir koltuk yaptım diye mi suçluydum? Neyse, bu sorunun cevabı havada asılı kaldı.

Hayatımın bu ilk dönüm noktası, hasta ruhlu birinin gölgesinde, hayallerimde olmasa da Viyana’nın kapılarına kadar uzandı.

Yeni Bir Dünya ve Tuhaf Bir Karşılaşma

Üniversite, yeni yüzlerin ve alışılmadık ritimlerin girdabıydı. İlk dönemin sonunda akademik başarım, Türk öğrenciler arasında kulaktan kulağa yayılmıştı. Onlar buna zafer diyordu; bense sadece bir adım daha atmıştım. Ama dikkatimi çeken başka, çok daha tuhaf bir şey vardı. Buradaki kızlar, evlilik hayaliyle yanıp tutuşuyordu; özellikle Avusturya pasaportlu bir Türk erkek gördüler mi, pervane gibi etrafında dönüyorlardı. Erkekler ise bu durumu bir silah gibi kullanıyor, statülerinin tadını çıkarıyordu. Ben bu oyunun dışında kalmaya çalışsam da, içimdeki gözlemci ruh—o lanet olası merak—bana söz dinletmiyordu. :D

Sinan’la tanışmamız, üç ayrı anın gölgesinde şekillendi. İlkinde, yalaka Seyhan beni onunla tanıştırdı. Sinan elini uzattı, ama ben sıkmadım. “Niye?” diye sordu, kaşları şaşkınlıkla kalkarken. “Sonra anlarsın,” dedim, sesimde garip bir kesinlik. Bu çocuğu bir yerden tanıyordum, ama nereden? Dokunmamalıydım, bu kesin. Tek dayanağım içgüdülerimdi. Belki de bu an, kısmı hafıza kaybından sonra zihnimde beliren bir hatırlatma çabasıydı; Sinan’ı yeniden tanımam için bir işaret. Emin değildim, ama hislerim yalan söylemezdi.

İkinci ve kesin olan an ise Hatice’yle ilgiliydi. Evet, biraz da Hatice’yi tanıyalım…

Hatice, arkadaş kazanmak için ya cüzdanını kahve ısmarlamaya açan ya da dedesinden kalma sözde büyü kitabını kızlara sunan biriydi. Kendini hep zengin gösterirdi, ama bu sahte maskenin altında mutsuzdu. Çünkü arkadaşları, onun sunduğu bu “hediyelerle” gelirdi. Yalnızlıktan korkar, bu korkuyu örtbas etmek için daha çok çaba harcardı. Aynı zamanda ırkçıydı; zencilerden, Kürtlerden nefret ederdi. Bana, “Sen Kürt kökenlisin ama arkadaşımsın,” derdi, sanki lütfediyormuş gibi. Sanki kendisi safkan Türk’tü de ırkçılık yapma hakkı vardı! Türkiye’de DNA testi yapsan, bir tane “saf” Türk bulamazsın. Umurumda değildi, daha doğrusu onunla tartışmazdım. Bir büyüğümüz ne demiş? “Cahille tartışma, ben hiç kazanamadım.”

Hatice, kendini en yakın arkadaşım olarak tanıtırdı. İlk başlarda, Sümeyra’nın “O derslerde başarılı, onu kullan kızım, aklını kullan!” demesiyle yanıma yanaşmıştı. Bunu bana söyleyecek kadar da kibirlidir. :D Sonra bir başka amacı daha ortaya çıktı: Dernekte platonik âşık olduğu bir çocuğa yakın olmak. İki yüzlü Gülbin gibi, “Ona yardım etmek istiyorum,” diyerek iyilik maskesi takar, platonik aşkının gözüne girmeye çalışırdı.

Sürekli birilerine platonik âşık olan Hatice, ben mezun olup İstanbul’a gittiğimde, orada tanıştığım birine de âşık olmuştu. Aralarını yapayım diye uğraşırken, platonik aşk sendromunun yanı sıra paranoyak olduğunu da gösterdi. Sırf onun platonik aşkıyla tesadüfen tanıştım diye, masumiyetimi bildiği halde, telefonda şu iğrenç sözü söyledi: “İyi ki sana oyunlar oynayıp büyüler yapmışlar, oh olsun!” Ne anlamadım? Ne yapılmış? Telefonu kapatmadan önce son sözümü söyledim: “Bir daha sakın beni arama, Hatice!” Zaten aramaya yüzü olacağını sanmam. Aslında, kıskançlık abideleri ev arkadaşlarım Melek ve Ayşe’nin lafını, bir gaflet anında ağzından kaçırmıştı.

Yeterince sabrettiğim, “Software engineer” cümlesinin “S”sini bile zor telaffuz eden Hatice, okuldan mezun oldu mu, bilmiyorum. Sanırım olmadı, evlendi, öyle bir şeyler… İşe girse bile cemaatten girer. :D Cemaatler, güçlerini, iş bilmeyenleri işe alarak gösterir! Neyse.

Hatice’yi görücü usulü biriyle tanıştıracaklardı. Bilgisayar laboratuvarına bir ders için girmiştik. Çocuk oraya gelecek, Hatice kafeye gidecek, görüşeceklerdi. Hatice gitti, ben ödevimi yaparken içeri Sinan ve yanında kıvırcık saçlı Ayşegül girdi. Ayşegül, karşı masadaki çocuğun arkasından sarılarak, “Aşkım, ödev bitti mi?” dedi. Ayşegül, ödevlerini sevgililerine yaptırır, bunu göstermekten de hiç utanmazdı. Sinan, onların karşısında, tam arkamda ayakta duruyordu; durumu izliyordu. Birinin arkanıza geçtiğini hissedersiniz, değil mi?

Ayşegül’ün sevgilisi birden, “Onunla ne yapıyordun?” diye sordu. Ayşegül şaşırdı; onların birbirini tanıdığını o an öğrenmişti sanırım. Sonra Ayşegül’e, “O mu yakışıklı, ben mi?” dedi ve ekledi: “Birimizi seç.” Ayşegül durdu, Sinan’a bakarak sevgilisine sarıldı: “Tabii ki sen.” Sevgilisi, “O zaman ispatla. Benle eve geleceksin,” demez mi. Ödevi bitirmesini istiyorsa, onunla sevgilisinin evine gidecekti.

Ayşegül, “Duymasın,” dedi. Sevgilisi, “O bi’ şey anlamıyor ki,” dedi. O sırada Sinan’ı Avusturyalı sanıyordum; meğer benden bahsediyorlarmış. Ben neyi anlayamayacaktım ki? Neyse.

Orada Sinan ve o çocuk, bir kadını paylaşamayıp “Kime gidecek?” kavgasına girmişti. Ayşegül, Sinan’ı değil, yüksek lisans öğrencisi, Sinan’ın abisinin arkadaşını seçmişti. Sinan, yanımdaki masaya oturdu. Başı önüne eğik, üzgün görünüyordu. Birisiyle karşılaştırılmış ve terk edilmişti. Üzüldüm; lanet olsun içimdeki merhamete! :D Sonra Hatice geri geldi.

Sinan ortada oturuyordu. Hatice’ye döndüm: “Hatice, az önce ne oldu, biliyor musun?” ve olanları anlattım. Tabii, Sinan’ın Türkçe bilmediğini sanıyorum. Sonra, “Çocuk çok üzüldü, baksana,” dedim. Hatice, “Sen ona çıkma teklif et, düzelir,” dedi. Ben de ona:

“Benim hiç sevgilim olmadı, bir de yabancı birine mi çıkma teklif edeceğim? (O zamanlar çıkmak denirdi.) Hem kabul etse ne olacak, elini bile tutamam ki! Onlar evlenmeden önce bir sürü şey ister, yapamam. Ne yapayım, adamla beş kere buluşayım, sonra sevişeyim mi? Yav, dalga geçme benle Hatice, lütfen!” dedim ve ekledim: “Ama onun lakabını bundan sonra Yakışıklı koyuyorum.”

Birisiyle karşılaştırılmış, yakışıklı olmadığı söylenerek rencide edilmişti. Ben de kendimce böyle bir şey yapmak istemiştim. :D O sırada Sinan, kafası eğik, gülmeye başlamasın mı? Ben ağlıyor sanıyordum.

Neyse, o gün öyle bitti… Devamı bir sonraki bölümde.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder