Kendime Notlar - Bölüm 4: Kütüphanenin Sessizliği ile Başladı
Viyana Teknik Üniversitesi kütüphane masaları, notlarımın arasında kaybolduğum, ama aynı zamanda entrikaların döndüğü bir sahneydi. Neden bu detayları anlatıyorum? Hafızam dört parçaya bölünmüş gibi; her bir lobun nerede kaldığını ancak böyle açıklayabilirim. Neyse, gelelim Sinan’a.
Sinan, asistanı olduğu derslerin laboratuvar saatlerini bana vermişti. Dip dibe değildik, ama nedense sürekli karşılaşıyorduk. Ya da benim yerim belliydi ve Sinan oralarda beliriyordu, bilemiyorum. Zeytuni olarak, bu tesadüflerin ardında bir şey mi var diye düşünmeden edemezdim.
Bir gün, birdenbire Dilek diye biri benimle tanışmak istedi. Osman’la arkadaştılar—muhtemelen aynı cemaatten, çünkü beraber ders alıyorlardı. Üçümüz bir ders projesine girdik: Ben database kısmını yaptım, Osman veri kodlamasını, Dilek de sunumu. O zamanlar Osman’a “abi” diyorduk, ama ben anlatırken Osman deyip geçeceğim.
Proje sırasında Osman, Dilek’e çıkma teklif etmiş. Dilek, reddettiğini söylese de, o yamuk ağız yalan söylüyordu—kabul etmişti. Bir gün bana, Osman’ı kullandığını itiraf etti. Bu iğrenç geldi, ama karışmadım. Ne de olsa, başkalarının çamurlu işlerine bulaşmak âdetim değildi.
Ama Dilek, proje boyunca beni rahatsız etmekten geri durmadı. Her sabah mesaj yağmuru başlardı:
“Nerdesin?”
“Şurdayım.”
“Sinan orada mı?”
Evet dersen, mesajlar durmazdı. Sinan nerede, kiminle, ne yapıyor—afedersiniz, tuvalete gitse bana soracak! Bir gün bu mesajlardan o kadar bıktım ki, patladım:
“Dilek, niye sürekli Sinan’ı soruyorsun?”
Dilek, Sinan’dan hoşlandığını itiraf etti. Ona, gidip Sinan’a açılmasını, kafasını rahatlatmasını söyledim. Meğer daha önce teklif etmiş, ama Sinan reddetmiş. “Bir daha Sinan’ı sorma!” dedim. Dinledi mi? Tabii ki hayır.
Bir gün Sinan, asistan saatini yazdı, laboratuvara gelmemi, dersi anlatacağını söyledi. O akşam Dilek yine mesaj attı: Sinan nerede, geldi mi, gitti mi, ne yaptı? Şalterler attı bende. Yeter, yüzleşsinler! “Evet,” dedim, “yarın laboratuvara gidiyorum.”
Ertesi gün, tam laboratuvara gireceğim, Dilek ve Emine—ki Dilek’ten aşağı kalır yanı yoktu—arkamda belirdi. Sinan bunu görünce küplere bindi. Beni köşeye çekti: “Saatimi sadece sana söyledim, neden onlara haber veriyorsun?” Fırça yiyorum, ama suçlu ben değilim!
“Ne bileyim rahatsız olacaksın! Sürekli seni soruyorlar, canım burnumda!” diye çıkıştım.
Sinan, hepsini dışarı attı ve bana bir daha kimseye bir şey söylemememi tembihledi. Ama işler kolay mı? Bu sefer Gülnaz başladı: “Sinan şöyle, Sinan böyle…” Yetti artık! Sinan’la görüşmeyi kesmeye karar verdim. Ama bunu nasıl yapacaktım? Tabii ki kendimi çirkef göstererek.
Oturdum, bir ton laf sayan bir e-posta yazdım. Cevap geldi, haliyle. Sinan, neden böyle yaptığımı biliyordu. Kızların beni rahatsız ettiğini de fark etmişti. Her tanıştığım Sinan hayranı, “Aaa, bu kız mı? Ben de bir şey sanmıştım, ne çirkin şey!” diye fısıldıyordu. Bu iğneler, canımı yakmıyor değildi.
O gün Sinan, bana unutulmaz bir şey söyledi: “Başkalarının dedikleriyle hareket etme. Birbirimize sorarız, kimin ne dediği umrumuzda olmaz.” Haklıydı, güzeldi. Başkalarına inanmayacaktık—birbirimize soracaktık.
Sonra Sinan, benden hoşlandığını söyledi. Ama ben, “Dilek’le aranızda bir şey var, o senin eski sevgilin, olmaz,” dedim. “Dilek arkadaşım gibi.” Sinan, “Dilek’le hiç sevgili olmadık. O saplantılı biri ve senin arkadaşın değil,” diye ısrar etti. “Bunu ispatlarsan, seninle bir kahve içerim,” dedik ve anlaştık.
Sinan’ın planını uyguladım. Kütüphaneye gittim—o beşinci katta, ben girişte olacaktım. Dilek’e mesaj attım: “Dilek, bir derste yardımına ihtiyacım var, edebilir misin?” İlk kez ondan yardım istiyordum, ilk kez ben mesaj atıyordum.
“Yardım filan edemem, vaktim yok,” dedi.
Sinan, şöyle yazmamı söyledi:
“Tamam, ödevin teslimine on beş gün var. Vaktin olunca oturalım, küçük bir şey soracağım.”
Dilek: “Sana yardım edemem, ödevini kendin yap.”
Sinan bir mesaj daha yazdırdı:
“Sağ ol Dilek’çim, kütüphanede Sinan’la karşılaştım, o yardım edecek, birazdan işi bitince gelecek.”
Dilek anında: “Neee, Sinan mı? Tamam, dur, geliyorum! Onu beklet, sakın gitme, oyala, nolur!” Hani vakti yoktu? Her zamanki gibi, Sinan söz konusu olunca benden yardım istiyordu, ben de yapardım.
Sinan, Dilek gelince onu çaldırmamı söyledi. Dilek kapıdan girer girmez, “Hani Sinan, nerede?” diye çıldırmış gibi bağırdı. Deli mi bu kız, dedim içimden. Sinan’ı göremeyince bana çıkıştı: “Ver telefonunu, bakacağım!” Neye bakacaktı? Sinan’la mesajlaşıp mesajlaşmadığımı kontrol edecekti. Sinan’ın geleceği yalanıyla onu kandırıp ödev yaptıracağımı sanıyordu. “Yardım etmiyorum!” diye bağırdı. Sessizce izledim, sadece mırıldandım: “Sinan haklıymış, sen arkadaşım değilmişsin.”
Dilek paranoyaya sardı: “Bir dakika, telefonunu ver, mesajları sil! Sinan’a mı göstereceksin?” Telefonumu vermem, dedim, elimi kaldırdım—ve telefon vııınn! Merdivenlerden inen Sinan’ın ayağının dibine düştü. Dilek bozuntuya vermedi:
“Aaaa, Sinan’cım, ben de arkadaşıma dersinde yardıma geldim. Malum, Avusturya vatandaşıyım, Almanca anadilim, dersler ona zor geliyor. Müslüman kardeşimize yardım etmek istiyorum.”
Sinan’la birbirimize baktık. Telefon onun elindeydi. Sinan patladı:
“Dilek, yalan söylemeyi bırak! Mesajları gördüm. Bir de sevgiliydik demişsin, öyle bir şey yok, olmadı! Ona şimdi söyle!”
Dilek sinirlendi, bana baktı. Ama ben, onun iki yüzlü maskesini görmüştüm. Tahmin ediyordum, ama bu kadarı fazla! Dahası da vardı. “Dilek,” dedim, “sen beni Sinan’ın yanında diye kullanıyorsun, tıpkı diğer kızlar gibi. Kusura bakma, arkadaşım olmadığını ispatladın.”
Dilek, öfkeyle gitmeden önce saydırdı:
“Bu mu beğendiğin kız? Şuna bak, ne kadar çirkin! Ben Avusturya vatandaşıyım, her konuda iyiyim, güzelim. Beni reddettin, bu cılız, çirkin, Almancası bile kem küm olan kızı mı seçtin?” Sayıklaması bitmedi.
Bir an, kızların haklı olabileceğini düşündüm. Cılızdım, iki beden büyük kıyafetler giyerdim. Gözlüklerim, çarpık dişlerim, burnumdaki küçük kemer… Sahi, Sinan, etrafında güzel kızlar varken bende ne bulmuştu?
Neyse, sözümü tuttum, Sinan’la bir kahve içtim. Ama ona dokunmamak, elini tutmamak benim inancımın gereğiydi. Sinan için bu bir sorundu, ama ben taviz vermezdim.
Sinan, Dilek’le görüşmememi sıkı sıkı tembihledi. Onu tanıyordu, bana zarar verebileceğini anlamıştı. Kütüphanenin gölgelerinde, bir maske daha düşmüştü. Ama Viyana, daha nice entrikalara gebeydi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder