Kıskançlığın Gölgesinde
Üniversite yılları, dostlukların ve entrikaların iç içe geçtiği bir sahneydi. Bizim evde ise bu entrikalar, adeta bir tiyatro oyununu aratmazdı. Ayşe, Dilek, Gülbin ve tabii ki Melek… Melek, Yavuz’un kibir abidesi karısı, hasta ruhlu, kıskançlıkta sınır tanımayan Melek. Onun hikayesi, bir dedikodu değil, bizzat yaşadığım bir ihanet zincirinin özetiydi.
Melek’in lezbiyenlik geçmişi, kulaktan kulağa fısıldanırdı ama ben bu söylentilere kulak asmazdım. Ta ki o database laboratuvarında, kıskançlığın ve hırsın iğrenç bir oyuna dönüştüğü güne kadar. O dönemde derslerde başarılıydım, özellikle database dersinde parlıyordum. Laboratuvar ödevleri, asistanlık için bir basamak sayılıyordu. Bunu herkes biliyordu, bir tek ben hariç! Kafamı kitaplardan kaldırıp dedikodulara kulak verecek vaktim yoktu.
Bir gün laboratuvarda ödevimi hazırlarken, Melek’in gölgesinde bir kız belirdi. Adı, ne tesadüf, “Y” ile başlıyordu. Sanki büyüye bulaşmış gibi tuhaf bir enerjisi vardı. “Zeytuni, yalvarırım,” dedi ağlamaklı bir sesle, “ödevimi yapamadım, seninkine bakabilir miyim?” Gözleri yaşlı, sesi titrekti. İkna oldum, verdim ödevimi ama tembihledim: “Kopyalama, sadece fikir al, kendi tarzında yap!”
Meğer bu kız, Melek’in sevgilisiymiş. Evet, Yavuz’la evliyken Melek’in bu kıza gönlü kaymış, hatta Yavuz’u biraz ihmal etmiş. Ama asıl mesele bu değil. Melek, benim başarımı kıskanmış ve bu kızı kullanarak iğrenç bir plan kurmuş. Kıza demiş ki, “Git, Zeytuni’nin ödevini al, o zaman seninle…” Gerisini bilemiyorum, ama anladığım kadarıyla bu kız, Melek’in sözüne kanıp ödevimi çalmaya razı olmuş.
Ve sonra, Melek’in gerçek yüzü ortaya çıktı. Benim ödevimi aldı, fotokopisini çekti ve sınıftaki herkese dağıttı. “Alın, bununla laboratuvara gidin,” demiş. Üstelik ödev teslim zamanımı da biliyordu. Teslimat için asistana gittiğimde, felaketle karşılaştım. Bir sürü öğrenci, benim ödevimin kopyasıyla asistanın karşısında sıralanmıştı. Asistan, ödevimi görür görmez bağırdı: “Bu ne aptallık! Herkes aynı kopyayla gelmiş!” Konuşmama izin vermedi, suçlu benmişim gibi azarladı.
Panik içindeydim. Elimde elle çizdiğim taslaklar vardı; önce kâğıda çizip sonra bilgisayarda finalize ediyorduk. Asistana yalvardım, taslaklarımı gösterdim. O sırada başka bir asistan, durumu fark etmiş gibiydi. “Burada bekle, herkes gitsin, konuşalım,” dedi. Tam o anda, sınıf arkadaşlarımdan biri içeri girdi, elinde yine benim ödev! “Dur!” diye seslendim. “O ödevi götürme, Yavşak Kız herkese dağıtmış!” Her şeyi anlattım: Melek’in planını, ödevimin nasıl çalındığını…
Arkadaşım da benimle bekledi, çünkü onun için de dersi geçmek hayatiydi. Herkes gidince asistanla konuşmaya başladık. Ama tam söz sırası bende derken, arkadaşım atıldı: “Biz ödevi beraber yaptık, bakın, bu da el yazması!” Asistan bana döndü: “Beraber mi, tek mi?” Tek yaptığımı, ama arkadaşımın sadece destek için yanımda olduğunu söyledim. “Lütfen ona da yardım edin,” dedim. Asistan o gün beni geçirdi, ama bu olay profesöre kadar ulaştı.
Sonrası mı? Bir sonraki dönem, hoca yazıcıdan ödev çıkarma işini tamamen kaldırdı. Artık asistana gidiyor, rastgele sorulara cevap veriyordun. O gün asistanlar adeta etrafımda çember kurdu, neredeyse yüz soru sordular. Hepsini çıt çıt bilgisayarda çözdüm! Melek’in foyası da ortaya çıktı. Hoca, onun asistanlığına son verdi. Eğer o iğrenç oyunu oynamasaydı, belki hâlâ hocanın yanında çalışırdı. Ama kopyayla yol alınmaz. Kopya, sadece bir süre besler, o kadar.
Melek’in kıskançlığı, kendi sonunu getirdi. Ama bu hikaye, sadece onun değil, kibir ve hırsın nasıl bir bataklık olduğunun da kanıtıydı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder