11 Temmuz 2025 Cuma

 

Bölüm 1: Tanışma! (Kraliçe Salina Anlatıyor)

Ah, sevgili okuyucular, işte burada, Zeytuni'nin hikayesine başlıyoruz. Ben Kraliçe Salina, onun günlüğünden sızan anıları, o karışık masanın üzerindeki dağınık notları toplayıp size sunacağım. Hatırlayın mı, onu uyurken izlediğim o anı? Dizleri içine çekik, başı bükük, yorgana sarılı... Şimdi onu rüyasından uyandırıp, geçmişin koridorlarına sürükleme zamanı. Evrenin yedi katmanından birinde, belki de en karmaşık olanında, Zeytuni'nin yolculuğu başlıyor. Ama acele etmeyin, ben Salina, her detayı sizin için aydınlatacağım. 

Sınıfın havası ona göre hep sessizdi çünkü teneffüslerde sınıfta oturmayı tercih ederdi, zaman zaman gözlerini kapatır benimle iletişime geçerdi ama gözlerini açınca unuturdu hep rüya görmüş gibi ağırlıklar oluşurdu üzerinde. 

Lisedeki sıra arkadaşı, keskin bakışları ve daha keskin bir dili olan o kız, Zeytuni'nin yanında oturuyordu; varlığı, kaçılamayan bir fırtına bulutu gibiydi. Zeytuni onu çok iyi tanıyordu çünkü ona ben fısıldamıştım, arkadaşının ruhu, sessizce büyüyen ve çaresiz yalvarışlarla patlayan bir kıskançlık yumağıydı.

 Okul birinciliğini, Zeytuni'nin uykusuz geceleri ve bitmek bilmeyen çabalarıyla kazandığı başarıyı istiyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken yalvardı, Zeytuni'nin yüreğini burkan zorluk hikâyeleri anlattı. Sonra bir rüya gördü Zeytuni; o kadar canlı, o kadar huzursuz ediciydi ki sabaha kadar tavana bakakaldı. Kararını verdi: Birinciliği ona verecekti, ama bir şartla.

Hocamızın birincilik için vaat ettiği hediyeyi—henüz değerini bilmediği bir hatırayı—Zeytuni'ye verecekti. Gözleri hırsla parladı, hediyenin kıymetinden habersiz, tereddüt etmeden kabul etti. Neden bu şartı koştu Zeytuni? Çünkü o bir yalancıydı; sözleri, gerçekleri çarpıtan bir ağ gibi örülmüştü. Böyle bir hazine, şan için doğruyu feda eden birinin elinde olmamalıydı.

Bu karar, Zeytuni'nin hayatını alevler içinde bırakan bir kıvılcım oldu; onu sınırların ötesine, yepyeni bir dünyaya taşıdı.

O ise, hayal ettiğinden daha ağır bir bedel ödedi. O boş zafere tutunarak üniversite hayallerini ilk yılında feda etti; ancak dört yıl sonra, kendi şehrinde bir üniversiteye girebildi. Zeytuni'ye yalvar yakar anlattığı baba hikâyesi? Koca bir yalan, kendi pervasızlığıyla açığa çıkmıştı. Babası, onun yalancılık hastalığından bıkmış, şehirlerinden uzaklaşmasına izin vermemişti. Dışarıdan bakıldığında birincilik onundu, ama fırsatlar Zeytuni'nin avuçlarından kayıp gidendi.

Her yaz, düzeleceğine dair bir umutla onu aradı Zeytuni. Ama sesi giderek acılaştı, sözleri zehirle doldu. “Birinci bendim, ama üniversiteye sen gittin! Hepsi senin suçun!” diye haykırdı bir gün, suçlaması saçma ama ağırdı. Zeytuni'nin suçu mu? Onun fedakârlıkları, yalanları, bir unvan için çırpınması mı suçluydu? O, kıskançlıkla koltuğunu çalmaya çalışırken suçsuz muydu, ama Zeytuni kendine yeni bir koltuk yaptı diye mi suçluydu? Neyse, bu sorunun cevabı havada asılı kaldı.

Zeytuni'nin hayatının bu ilk dönüm noktası, hasta ruhlu birinin gölgesinde, hayallerinde olmasa da Viyana’nın kapılarına kadar uzandı.

Yeni Bir Dünya ve Tuhaf Bir Karşılaşma

Üniversite, yeni yüzlerin ve alışılmadık ritimlerin girdabıydı. İlk dönemin sonunda Zeytuni'nin akademik başarısı, Türk öğrenciler arasında kulaktan kulağa yayılmıştı. Onlar buna zafer diyordu; Zeytuni ise sadece bir adım daha atmıştı. Ama dikkatini çeken başka, çok daha tuhaf bir şey vardı. Buradaki kızlar, evlilik hayaliyle yanıp tutuşuyordu; özellikle Avusturya pasaportlu bir Türk erkek gördükleri mi, pervane gibi etrafında dönüyorlardı. Erkekler ise bu durumu bir silah gibi kullanıyor, statülerinin tadını çıkarıyordu. Zeytuni bu oyunun dışında kalmaya çalışsa da, içindeki gözlemci ruh—o lanet olası merak—ona söz dinletmiyordu. :D

Sinan’la tanışmaları, üç ayrı anın gölgesinde şekillendi. İlkinde, yalaka Seyhan Zeytuni'yi onunla tanıştırdı. Sinan elini uzattı, ama Zeytuni sıkmadı. “Niye?” diye sordu, kaşları şaşkınlıkla kalkarken. “Sonra anlarsın,” dedi Zeytuni, sesinde garip bir kesinlik. Bu çocuğu bir yerden tanıyordu, ama nereden? Dokunmamalıydı, bu kesin. Tek dayanağı içgüdüleriydi. Belki de bu an, kısmı hafıza kaybından sonra zihninde beliren bir hatırlatma çabasıydı; Sinan’ı yeniden tanımak için bir işaret. Emin değildi, ama hisleri yalan söylemezdi.

İkinci ve kesin olan an ise Hatice’yle ilgiliydi. Evet, biraz da Hatice’yi tanıyalım…

Hatice, arkadaş kazanmak için ya cüzdanını kahve ısmarlamaya açan ya da dedesinden kalma sözde büyü kitabını kızlara sunan biriydi. Kendini hep zengin gösterirdi, ama bu sahte maskenin altında mutsuzdu. Çünkü arkadaşları, onun sunduğu bu “hediyelerle” gelirdi. Yalnızlıktan korkar, bu korkuyu örtbas etmek için daha çok çaba harcardı. Aynı zamanda ırkçıydı; zencilerden, Kürtlerden nefret ederdi. Zeytuni'ye, “Sen Kürt kökenlisin ama arkadaşımsın,” derdi, sanki lütfediyormuş gibi. Sanki kendisi safkan Türk’tü de ırkçılık yapma hakkı vardı! Türkiye’de DNA testi yapsan, bir tane “saf” Türk bulamazsın. Umurunda değildi, daha doğrusu onunla tartışmazdı. Bir büyüğü ne demiş? “Cahille tartışma, ben hiç kazanamadım.”

Hatice, kendini Zeytuni'nin en yakın arkadaşı olarak tanıtırdı. İlk başlarda, Sümeyra’nın “O derslerde başarılı, onu kullan kızım, aklını kullan!” demesiyle yanına yanaşmıştı. Bunu Zeytuni'ye söyleyecek kadar da kibirlidir. :D Sonra bir başka amacı daha ortaya çıktı: Dernekte platonik âşık olduğu bir çocuğa yakın olmak. İki yüzlü Gülbin gibi, “Ona yardım etmek istiyorum,” diyerek iyilik maskesi takar, platonik aşkının gözüne girmeye çalışırdı.

Sürekli birilerine platonik âşık olan Hatice, Zeytuni mezun olup İstanbul’a gittiğinde, orada tanıştığı birine de âşık olmuştu. Zeytuni onların aralarını yapayım diye uğraşırken, Hatice platonik aşk sendromunun yanı sıra paranoyak olduğunu da gösterdi. Sırf onun platonik aşkıyla tesadüfen tanıştığı diye, masumiyetini bildiği halde, telefonda şu iğrenç sözü söyledi: “İyi ki sana oyunlar oynayıp büyüler yapmışlar, oh olsun!” Ne anlamadı? Ne yapılmış? Telefonu kapatmadan önce son sözünü söyledi: “Bir daha sakın beni arama, Hatice!” Zaten aramaya yüzü olacağını sanmam. Aslında, kıskançlık abideleri ev arkadaşları Melek ve Ayşe’nin lafını, bir gaflet anında ağzından kaçırmıştı.

Yeterince sabrettiği, “Software engineer” cümlesinin “S”sini bile zor telaffuz eden Hatice, okuldan mezun oldu mu, bilmiyorum. Sanırım olmadı, evlendi, öyle bir şeyler… İşe girse bile cemaatten girer. :D Cemaatler, güçlerini, iş bilmeyenleri işe alarak gösterir! Neyse.

Hatice’yi görücü usulü biriyle tanıştıracaklardı. Bilgisayar laboratuvarına bir ders için girmişlerdi. Çocuk oraya gelecek, Hatice kafeye gidecek, görüşeceklerdi. Hatice gitti, Zeytuni ödevini yaparken içeri Sinan ve yanında kıvırcık saçlı Ayşegül girdi. Ayşegül, karşı masadaki çocuğun arkasından sarılarak, “Aşkım, ödev bitti mi?” dedi. Ayşegül, ödevlerini sevgililerine yaptırır, bunu göstermekten de hiç utanmazdı. Sinan, onların karşısında, tam arkasında ayakta duruyordu; durumu izliyordu. Birinin arkana geçtiğini hissedersin, değil mi?

Ayşegül’ün sevgilisi birden, “Onunla ne yapıyordun?” diye sordu. Ayşegül şaşırdı; onların birbirini tanıdığını o an öğrenmişti sanırım. Sonra Ayşegül’e, “O mu yakışıklı, ben mi?” dedi ve ekledi: “Birimizi seç.” Ayşegül durdu, Sinan’a bakarak sevgilisine sarıldı: “Tabii ki sen.” Sevgilisi, “O zaman ispatla. Benle eve geleceksin,” demez mi. Ödevi bitirmesini istiyorsa, onunla sevgilisinin evine gidecekti.

Ayşegül, “Duymasın,” dedi. Sevgilisi, “O bi’ şey anlamıyor ki,” dedi. O sırada Sinan’ı Avusturyalı sanıyordu; meğer ondan bahsediyorlarmış. Ne anlayamayacaktı ki? Neyse.

Orada Sinan ve o çocuk, bir kadını paylaşamayıp “Kime gidecek?” kavgasına girmişti. Ayşegül, Sinan’ı değil, yüksek lisans öğrencisi, Sinan’ın abisinin arkadaşını seçmişti. Sinan, yanındaki masaya oturdu. Başı önüne eğik, üzgün görünüyordu. Birisiyle karşılaştırılmış ve terk edilmişti. Üzüldü; lanet olsun içindeki merhamete! :D Sonra Hatice geri geldi.

Sinan ortada oturuyordu. Hatice’ye döndü: “Hatice, az önce ne oldu, biliyor musun?” ve olanları anlattı. Tabii, Sinan’ın Türkçe bilmediğini sanıyor. Sonra, “Çocuk çok üzüldü, baksana,” dedi. Hatice, “Sen ona çıkma teklif et, düzelir,” dedi. O da ona:

“Hiç sevgilim olmadı, bir de yabancı birine mi çıkma teklif edeceğim? (O zamanlar çıkmak denirdi.) Hem kabul etse ne olacak, elini bile tutamam ki! Onlar evlenmeden önce bir sürü şey ister, yapamam. Ne yapayım, adamla beş kere buluşayım, sonra sevişeyim mi? Yav, dalga geçme benle Hatice, lütfen!” dedi ve ekledi: “Ama onun lakabını bundan sonra Yakışıklı koyuyorum.”

Birisiyle karşılaştırılmış, yakışıklı olmadığı söylenerek rencide edilmişti. Kendince böyle bir şey yapmak istemişti. :D O sırada Sinan, kafası eğik, gülmeye başlamasın mı? Ağlıyor sanıyordu.

Neyse, o gün öyle bitti… Devamı bir sonraki bölümde.

1 Temmuz 2025 Salı

QUEEN SALINA!

 

Notes to Myself - Interlude: A Dream’s Whisper

She sleeps so peacefully. She always does—knees tucked in, head curled toward them, thumb nestled inside her closed fist, wrapped tightly in her blanket like a cocoon. 

But the time has come to wake her. And what better way to start than with a little dream?

What year is it—2020? For her, it’s been fifteen years; for me, just fifteen minutes.

The universe you live in isn’t the only one. You’ve come to accept this, haven’t you? No objections, I trust, now that you sense it through energy, air, water, stone, auras, planetary cycles, retrogrades, and all those things you feel but can’t quite name. The universe has seven layers, each a distinct cosmic realm. We’ll get to that later.

It hasn’t been long since that car accident, has it? She’ll need to get a new car soon. No way she’s putting off driving just because of a crash. She’s on her own, with no public transport and no one else to rely on. 

Didn’t she stand alone under the rain that day, stranded after the wreck? A car’s not optional—it’s a must.

Where’s her diary? That desk is a mess, just like her journal. You can’t make sense of that thing as it is. But I’ll make it clear. In this series, you’ll hear Zeytuni’s story through me. Hold on, though—let me watch her a bit longer before we dive in.

Oh, by the way, let’s get acquainted. I’m Queen Salina!

Footnote: To all enemies, take note: this is a book-blog character. Don’t get too excited—there’s no delusional dreamer standing before you. :)

20 Eylül 2023 Çarşamba

KRALİÇE SALİNA

 Ne güzel uyuyor. Hep öyle uyur zaten, dizlerini içine çekik başı dizilerine bükük , baş parmağı avuç içinde   kapalı yorgana iyice sarılı...

 Artık onu uyandırmanın zamanı geldiğine göre, bir küçük rüya ile başlayabiliriz.

 Sahi yıl kaç 2020? Ona 15 yılsa bana 15dk.

 Dünyada yaşadığınız evren tek değil. Artık bunu enerji, hava, su , taş, aura, gezegen döngüleri, retro... gibi hissettiğiniz şeylerle anlatmaya çalışıp kabul ettiğinize göre itiraz etmezsiniz değil mi? Evren 7 kattır. Ve her kat farklı bir evrensel dünyayı ifade eder. Neyse buna sonra geliriz. 

 Sanırım şu trafik kazasının üzerinden çok geçmedi daha. Zaten çok geçmeden yeni arabasını   almalı. Kaza oldu diye araba kullanmayı erteleyecek hali yok. Tek başına ve toplu taşıma da yok,  kimsesi yok.

 Kaza geçirdiği gün yağmurun altında tek başına kalmadı mı ? Yani Araba şart.

 Günlüğü nerdeydi. Masa da amma karışık he. Aynı günlüğü gibi. O günlükten öyle bir şey anlaşılmaz zaten. Onu anlaşılır hale ben getireceğim. Yani bu yazı dizisinde zeytuniyi benden dinliyeceksiniz. Ama dur biraz daha onu izleyeyim sonra başlarız.

  Bu arada tanışalım. Ben Kraliçe Salina! 

Dipnot: Düşmanlara duyrulur. Bu bir kitap-blog karakteri olacaktır.  Çok heveslenmeyin karşınızda hayal gören bir deli yok:)


2 Haziran 2023 Cuma

HİKAYE ÇALAR KİŞİLİKSİZLER

Hikaye Çalan Şahsiyetsizler

Hayat, bazen bir tiyatro sahnesi gibi. Ama bu sahnede, bazıları başrolü çalmak için yalanlar uydurur, hikayeleri gasp eder ve maskelerle dolaşır. Kendime Notlar dizisinde bu şahsiyetsizlerden bazılarını anlatmıştım, ama bugün, Zeytuni olarak, onların iğrenç oyunlarını bir kez daha deşifre edeceğim. Bu özet, o lağım çukurunda debelenen karakterlerin bir portresi. Hazırsanız, sahne açılıyor!

Dilek: Yılın Kibirli Narsisti

Dilek, yalanlarının gölgesinde yaşayan bir narsist. İlk kocasını boşamadan önce attığı yalanlar yetmezmiş gibi, ikinci kocasını tavlamak için benim hikayemi çaldı. Kendini Viyana’da doğmuş, kültürlü, muhafazakâr bir hayırsever gibi tanıttı. Güya göçmen öğrencilere yardım eden bir melekmiş! Ama asıl bomba şu: Sinan’la sevgiliymiş, ben de onun sevgilisini çalmak için bir şarlatan tutup odaya kapatmışım, büyü yaptırmaya kalkmışım. Şarlatan bana saldırmış, bu yüzden travması varmış. Timsah gözyaşlarıyla bu yalanı süsledi.

Gerçek mi? Tam tersi! Kendime Notlar’ı okuyanlar bilir: Dilek, benim yaşadığım zulmü çalıp kendini mağdur gösterdi. Kibir abidesi bu kadın, yılın en beceriksiz narsisti ödülünü hak ediyor!

Ayşe: Fırsatçı Beceriksiz

Ayşe, ev arkadaşım Melek’le el ovuşturarak benim zor durumumdan faydalandı. Güya kahramanmış! Ona “Git, A.’yı bul!” dedim, ama bu beceriksiz, bırak A.’yı bulmayı, hiçbir şeyi yapamadı. A. kim mi? İtiraf ve Oda yazılarımda anlatmıştım. Ayşe, A.’yı bulamasa da, kendini “A.’yı kurtaran kız” gibi pazarladı. Beceriksizliğiyle beni zor duruma düşüren bu fırsatçı, yılın egotavan ödülünü kapıyor!

Melek (Ev Arkadaşım): Aptal Manipülatör

Ev arkadaşım Melek, manipülasyonun aptal ama tehlikeli bir versiyonu. Annesi, onun psikiyatrik tedavi gördüğünü, narsizm ve sosyopatiye yakın bir hastalığı olduğunu söylemişti. Melek, insanların acılarını görmekten zevk alıyor, ama öyle bir maske takıyor ki, herkes onu merhametli sanıyor. Mesela, bir kazaya sebep oldu diyelim, biri felç geçirdi. Her gün ziyarete gider, hassas bir melek gibi görünür. Ama gerçek? Kendi eserini seyretmeye, o acıdan beslenmeye gider. Tıpkı bir katilin olay mahalline dönmesi gibi.

Melek, benim iftiraya uğramama yardım etti, fırsatçı Ayşe’yle birlikte bu oyunun parçası oldu. Yılın aptal manipülatör egomanyak ödülünü ona hediye ediyorum!

Gülbin: Timsah Gözyaşlarının Kraliçesi

Gülbin, hikayemi çalarak kendini sevilen kadın, beni katil yaptı. Gölge, bana evlenme teklif ettiği sırada öldü. Ama Gülbin, “Sevdiğim adamı Zeytuni öldürdü, intihar etti ya da o mu öldürdü?” diyerek suçu bana attı. Hikayemi okuyanlar bilir, gerçek tam tersiydi. Gülbin’in hedefi bekar erkekler değil; evli, nişanlı ya da sevgilisi olanlar. Başı bağlılar, dikkat! Timsah gözyaşlarıyla karaktersizlikte zirve yapan bu kadın, yılın en iğrenç ödülünü alıyor.

Melek (Yavuz’un Karısı): Kıskançlığın Timsah Gözyaşları

Yavuz’un karısı Melek, kıskançlık hastalığının kitabını yazmış. Güya Osman ona tecavüz etmiş, mağdurmuş, intihar numarasıyla timsah gözyaşları dökmüş. Evet, Osman bir tecavüzcü, birçok kadına saldırdı, ama Melek’e değil. Melek, bu oyunun planlayıcılarındandı. Hamilelik numarasıyla Yavuz’la evlendiğini de anlatmıştık. Herkesi kıskanır, ama “Beni kıskanıyorlar!” der. Yılın en kıskanç ödülünü bu maskeli yalancıya veriyorum!

Lağım Çukurunun Sakinleri

Bu şahsiyetsizler, hikayelerimizi çalarak, yalanlarla sürünerek hayatlarını devam ettiriyor. Yılın yalancısı ödülünü kime vereyim? Hepsi birer yalan makinesi! Manipülatör ödülü mü? Onu da grup halinde kapıyorlar, çünkü hepsi bu işte usta.

Hayatınızda böyle tipler varsa, nacizane tavsiyem: Onlar lağım çukurunda debeleniyor, bu onların sorunu. Ayağınıza bağ olduklarında, iki tekme yeter! Unutmayın, açlık, fakirleri doyuramadığımız için değil, bu zengin ruhlu hainleri doyuramadığımız için var.

Dipnot: Bir diğer egomanyak kadını, Adalet Yiyen Vekiller yazımda anlattım. O, ayrı bir sayfa hak etti!

16 Nisan 2023 Pazar

SAHTE MÜSLÜMANLARA DİKKAT!

 Dün üzerimde bir ağırlık vardı , sanki birinin kötü enerjisi geliyor gibi .

Sonra bir haber aldım zorba ve tacizci dilek bir kitabın kapağında , neymiş avusturyada 15 müslüman kadının hikayesi diyor kitapta. Hayır bu sayko nasıl bunları kafalıyor diyecem ama belli nasıl kandırdığı, kendi demişti, örtülü kadınları örtüsü ile kandırıyor . Yazık o diğer 14 müslüman kadına ki bu sahtekarla aynı kitaptalar. Olur da karşınıza böyle bir kitap çıkarsa bilin ki ordaki dilek,kendini yaşam koçu diye tanıtan dilek , sahtekar ve çocuk tacizcisi olandır ! 

Bu arada kızlık soyismine döndüğüne göre ikinci kocadan da boşanmış 3. ye ağlar atıyor.

Kendinizi şu kadınlara karşı kollayın : Gülbin , melek, dilek , ve sinanın karısı ezgi ! hakkında yazılarımda ne yaptıklarını anlattım , kendinizi korumak size kalmış !

İtiraf başlıklı yazımın son paragrafındaki dipnotta dediğim gibi, siz suçlulara cezalarını vermezseniz bir sonraki aşamada daha da arsızlaşırlar. Cemaati dileğe cezasını vermeyip , adları çıkacak diye onu sakladıkları için, dilek daha da arsızlaşmış anlaşılan!

Yaşam koçu nedir yaw! Daha kaç çocuğun tacizine imzanı atacaksın aceba? !

YALANCI YETİM VE ÖKSÜZLERE DİKKAT!

  Yetim ve öksüz çok iyi insanlar meclis dışıdır.

Gülbin gibi babasının ölümüne mutlu olup bunu kullanan yalancı bir yetimden önce tanıştığım birbaşka psikopat yetimi anlatacağım size. Ve lütfen çocuklarınızı bu yalancılar için kırmayın!

Ortaokuldayken, bizim komşumuz yanı zamanda okulumuzun müdürünün yeğenlerinin akrabası idi. Okulda başarı gösteriyorum diye bizim müdür yeğenlerini benimle arkadaşlık yapsınlar diye tanıştırmak istemiş.

Yeğenlerinin ailesi çok zenginmiş annesi babası trafik kazası geçirdiğinde bunlar çocuklarmış. Amcası da onları evlat edinmiş :)

Neyse, babam birgün bu kızın bize geleceğini arkadaşım olmasını istediğini söyledi. Ama bu kızın ailesinin öldüğünü kimse bana söylemedi. Sadece müdürün yeğenleri dedi.

Bu arada zengin oldukları ve müdürün yeğenleri ve yetim oldukları için de baya şımartılmışlardı tüm ahali onlar için kollarını sıvıyordu.

Neyse , olur dedim gelsinler. Kız geldi bi suratsız bir böyle herkes ona hizmet etsin modunda takılıyor. Dedim herhalde misafir ondan böyle. Sonra bana döndü sordu: ‘Ailenle en çok yapmayı sevdiğin şey ne?’ O zamanlar parlement sinema klubu vardı start tv’de yayınlardı. Dayım bizde kaldığı zamanlar oturur komedileri izlerdik. Dedim dayımla oturup pazar günleri olan sinema gecesi güzel. Hem siz de yapın güzel bişi dedim.’ 

Vurguluyorum hemen, anne baba aile vs demedim.

Bu kız eve gidiyor amcasına şöyle anlatıyor durumu:’zeytuni bana hava attı ben yetimim diye beni aşağıladı , neymiş sinema geceleri varmış…’  diye anlatıyor. Amcası yani okulun müdürü de geliyor babama bir ton laf anlatıyor. Bu sefer bana büyük bir haksızlık etmiş oluyorlar. Koca koca adamların yaptığına bakın. 

Bir yetim veya öksüze yardım edebilir onu şımarta da bilirsiniz. Ama onun yüzünden başkasına haksızlık yapamazsınız!

Babam eve gelmiş dayımı tembihlemiş film izlerken izleyecekse tek izleyecekmiş… vs. Bana da kızıyorlar bir daha film izlemeyeceksin diye. * Maalesef ki babamdan bana geçen kötü huy, kontrolsüz merhamaet :) ama belirtmem gerekir ki herkes kendini kollasın merhametimizi kötüye kullananlara hiç acımayız.

Sonra babam tuttu o kızı çağır da çağır. Ama ben hisettim o psikoda bişi var. O isterse arar dedim. Babam tuttu sen hava atmışsın annesi babası öldü diye aşağılamışsın onu dedi. Şaşırdım ne alaka, ben onun yetim olduğunu bile bilmiyordum söylemediniz de…

Sonra bu psiko kızı yolda gördüm. Bana sırıtarak:’Sana neden ailenele yapıp ta mutlu olduğun şeyi sordum biliyor musun? Noldu hala yapıyor musun? Yapamazsın gibi şeyler söyledi’

Hatta bu kız hiç yememiş içmemiş her beni gördüğünde,  o benim arkadaşımda bana böyle yaptı diyerek gülbin gibi timsah göz yaşları dökmüş. Bir kere bize gelmesi haricinde de arkadaşlığımız olmamıştı. En son kardeşimin düğününde görmüştü keşke o zaman foyasını ortaya çıkarsaydım!

Kız bildiğin psikopatlık etmiş. Etrafındaki insanlara aileleri ile yaptıkları mutlu şeyleri öğrenip onları mahvetmeyi seviyor.

Aslına bakarsanız etraftaki insanlar tarafından çok şımartılması onun yetim ve öksüz olmadığını gösteriyordu. O kadar şımarmış ki kendisinden mutlu başka birini etrafında görmek istemiyor resmen. 

Ve o gün şunu anlamıştım , yetim ve öksüz olmak fiilen anne ve babanızın olmaması demek değil! 

Zaten gülbinde de bunu hissetimiştim arkadaş olmak istememiştim ama kendime ait notları okuyunca anlarsınız neden etrafımda dolandığını…

25 Ocak 2023 Çarşamba

BAŞKASININ HİKAYESİ! KÖYÜN ÇAYI NEDEN KURU?

Baya bir zaman önce bizim eve ısrarla telefonlar gelmeye başladı. Sürekli çeşit çeşit akrabalardan babamı arıyorlardı. Babamsa sürekli ikna edilemeyen inatçı biri gibi gösteriliyordu.

Birgün dayım (kendisini sevdiğim söylenemez) Babamı ikna etmeye taa oralardan*bize uzak olmasına rağmen* yola cikip bizim eve bile geldi. Hayır o cadoloz karının naptığını biliyorsun bir de onun için mi çabalıyorsun. Kesin para teklifi almıştır :P Neyse

Meğer mesele şuymuş:

Babamın halası (babası ile ayrı annelerden olan - iyi ki öyleymiş ). Soy anneden geçer ne de olsa :D

Neyse babamın halası ölüm döşeğinde bir gidip bir geliyormuş. Yani şuuru bir gidiyormuş bir geliyormuş.

Geldiği zamanda da etrafındakilere yalvarmış, benim babamdan helallik istiyormuş. Babama telefonlar yağması sebebi bu. Kadın ölemiyormuş.

En sonunda yine şuuru gelince , demiş ki:

Beni ateşe atıyorlar yanıyorum tekrar geri gidip tekrar dirilip tekrar öldürüp tekrar yakıyorlar. Ve ona demişler ki gidip şu şu kişilerden helallik istemezsen bu şekilde acı çeke çeke öleceksin ve bunun zamanı var diye, hatta ölmeyebilirsin bile demişler. Kadın bir sonraki gelişinde herkese duyurun ben ona iftira attım hatta ona iftira atmakla kalmadım, gelinime de iftira attım demiş hatta cincilerde dolandigina, gelinine oyunlar oynadigina kadar bircok seyi itiraf etmis, sonra gık gık gitmiş ya da o zamanlar hala can veremiyor diyorlardı. Artık ne kadar süre can çekişti bilmiyorum.

Neyse hikaye şöyle:

Babanım bu üvey halasına cadoloz diyeceğiz.

Bu cadolozun oğlu bir kıza aşık olur ve evlenirler. Ama cadoloz evliliklerine engel olamadığını anlayınca dünyayı dar etmeye and içer bu geline. Oğlu da çare yan tarafa küçük bir ev yapar orda yaşarlar. Oğlunun askerliği de gelmiştir askere gider. Bir ara askerden izne gelir ve gittiğinde masum gelinimiz hamile kalır.

Tabi cadoloz dozu daha da arttırır ama  masum gelinimiz sabretmeyi tercih eder. 

Birgün masum gelinin yattığı terastan büyük bir çığlık sesi gelir. Gelin o gece kabus gördüğünü söyler herkese, ertesi gün kanaması gelir, görümcesine kanaması olduğunu , köyde şifacı denilen kadına gideceğini söyler.

Endişe ile o kadına gider. Şifacı ona bir çay yapar ve ertesi güne kalmadan kanama durur. Ama görümcesi ve cadoloz karı bunu farklı çarpıtmak için ellerine fırsat geçtiğinden farklı şekilde lanse ederler.

Masum gelinin karnı büyümeye başlayınca, ona sen bu bebeği düşürmüştün noldu da hamile kaldın! diye baskılar yaparlar. Bütün köye de bu dedikoduyu yayarlar.

Masum gelin: Evime kim gelir gider görürsün evler bitişik hergün buralardasın , bu bebek oğlunun ben şifacıdan  ilaç istedim yaptı, bebek duruyor demiş.

Bunun üzerine cadoloz , o zaman evine gelen kuzeninden demiş. Kuzeni de 9 yaşında bir oğlan çocuğu.

Köyden babamın arkadaşı cadoloza, o daha dokuz yaşında iftiranın da bir tutar yanı olur gibi laf edince.. O zaman o bebek senden demiş..

Bu cadoloz kadın, aslında çoğu insanın kullandığı politikayı kullanmış. Mesela , gay birini savunduğunuzda- aaa sen de gaysin kesin... ya da ne bilim başka birini savunursunuz aa sen de öylesin dimi.. laflarını birçoğunuz duymuştur. Bu politika masum insanları savunmamanız için geliştirilmiş psikolojik silahtır.

Neyse bu cadoloz her onu savunana o bebek senden diye iftirayı yaymış. Köylü bu masum gelinle konuşmayı kesmiş ve fahişe gözü ile bakmaya başlamışlar. 

Tabi köylünün bu hamile masum gelini dışlamasını fırsat bilen bu cadoloz kadın boş durur mu? Hergün evden dayak sesleri gelirmiş. Meğer cadoloz karı bu geline bildiğin işkence edermiş, hatta yerde karnını tekmelediğini görenler bile olmuş.

Gel zaman git zaman karnı burnunda kış vaktine dayanmış, yerler kar. Bu masum gelin artık işkencelere dayanamamış ve düşmüş yola baba evine gidecem diye.

O sırada da benim babam bağda nöbetten dönüyormuş. Eskiden bağa tüfekle nöbete giderlermiş bağa tilkiler gelip üzümleri harap etmesin diye...

Neyse görmüş masumu , demiş nereye? bu kışta hamile yürüyerek oraya varman bile haftalar alırken yolda ölürsün donarak...Ben dün geceyi zor sabah ettim bu güçlü halimle sen ölürsün demiş.

Masum gelin anlatmış, hergün karnını tekmelediğini yiceğini içeceğini kestiğini artık dayanılmaz hal aldığını gideceğini söylemiş...

Babam , gel benle demiş.

Çıkmış cadolozun karşısına tüfeği doğrultmuş. Bir daha bu evden dayak sesleri gelirse , ve bir daha bu kızcağız yollara hamile hali ile düşerse gelir seni vururum hiç acımam demiş.

Cadoloz da : Aaaa beni öldürecek kadarsan bu bebek senden demiş.

Babam da: İftira atıyorsun yoldan döneyim diye ama dönmem. Sözüm sözdür öldürürüm seni. Ama bir daha da bugünden sonra halam değilsin benle konuşma! Hakkım da sana haramdır demiş.

Babamın bu tehdidi cadolozu korkutmuş, gelinin kocası askerden gelene kadar evden gık sesi çıkmamış.

...Evet hak helalliği meselesi burdan gelmiş. Peki devamı! İşte orası daha acı.

Masum gelinin ikizleri olmuş, bir kız bir oğlan. Gel gör ki tıpkı cadoloz gibi mavi gözlü sarı saçlı doğmuşlar. Hatta köylüler bebekleri görünce cadoloza , bunlar hık demiş senin burnundan düşmüş diyorlarmış. Cadoloz iyice küplere biniyormuş. Bu arada askerden gelen oğlunu da fitlemiş tabi.

Çocukların annesine benzemesini bile hiçe sayarak karısı ile konuşmaz olmuş bu adam ki adam demeye bin şahit gerek! Şerefsiz diyebiliriz. Çünki doğum sonrası ve kocası geldikten sonra cadoloz hergün dayak atıyormuş masum geline , işkence tavırlarını devam ettiriyormuş ama oğlu buna gık demiyormuş.

Birgün cadoloz kadın , masum gelini tarlaya sulamaya göndermiş, görümcesi de yanındaymış. Öğlene doğru masum gelin , görümcesine , köye çıkıp çocukları emzirmesi gerektiğini söylemiş. Ama görümcesi izin vermemiş.

Meğer herşey planlı imiş. O sırada da cadoloz kadın ikizleri bir odaya kitlemiş. Ne su ne yicek bişi vermemiş.

Görümce gelini tarlada tutmak için anlattıklarına göre bağlama gibi durumları da sergilemiş. Orası ayrıntı gerektirmiyor. Masum kadın en sonunda görümcenin elinden kurtulmuş ve köye doğru koşmuş.

Çocukların olduğu kapıya yönelmiş kapı kitli açtırmak için cebelleşmiş ve kapı açılınca ne görsün, ikizler ölmüş.

İkizler ağlaya ağlaya susuzluk ve açlıktan ölmüşler.

İşte o an bu masum kadın susmuş tek kelime etmemiş, kocası denecek şerefsize bakmış, almış çantasını köyden gitmiş yürüye yürüye baba evine varmış diyorlar.

İşte bu can çekişerek ölen cadolozun hak hellalliği istemeye çalışmasının sebebi buymuş.

Umarım kimse hakkını helal etmemiştir! 

Çünki masum gelininin terasta gece uyurken birden çığlık atmasının sebebi , cadolozun o hamile iken birilerini ayarlayıp bebeğini düşürtmeye yani öldürmeye kalkıştığı yönünde rivayetler var. ki buna itirafı da vardı diye hatırlıyorum.. Neyse Yani o sırada boş durmamış. Hatta oğlu evlenmeden önce o kadınla evlenmesin diye cinci şarlatanlarda bile gezdiği olmuş.

Ha birşey daha var, şifacı denilen kadını da ekarte etmek için ona da iftira atmış ve ölümüne neden olmuş. Çünki şifacı kadın konuşunca *çay yaptığını söyledikçe* onun iftirasına kimse inanmıyormuş.Bu hikayeyi daha sonra anlatırım belki.

Ama o değil bu salak ahali , cadoloz kadının sunduğu terasta çığlık attı duymadınız mıyı delil olarak kabul edip kadına çamur atmaya dünden razıymış. 

O yüzden de kısa bir süre sonra köyde farklı olaylar olmuş , oraları sonra belki anlatırım bir tek şurası enteresan tabi, köyün çayı çok fazla bir zaman geçmeden kurumaya başlamış.  Şimdi kupkuru.

Aslında köyün çayı neden kuruduysa dünya da o yüzden kuruyor! Çünki o cadoloz gibiler arttı üstüne maske taktılar kimisi kaynana, kimisi arkadaş, kimisi gelin, kimisi din adamı, kimisi baba, kimisi anne, kimisi koca, kimisi akraba, kimisi sevgili, kimisi... kimisi yani farklı statü ve cinslerde sürekli caniliklerini yapmaya devam ettiler. Toplum da onları alkışladı ya da sustu!


28 Aralık 2022 Çarşamba

RÜYAMDA KABE!

  İlk rüyamdan sonra unutmalarım devam ederken dedikodular ve iftiralar da almış başını gidiyordu. O sırada dernekteki kızlar beni günahkar kendilerini de hürü pak ilan eden tavırlar sergilemekteydiler.

*İlk rüyamı "Kendime Notlar Rüya" yazısında anlatmıştım. Dedikodulari ve iftiralari 18 IFTIRALAR sayfamda detayli anlatmistim.

Bir ara dernekte geziler düzenlenmeye başlandı. Parası olan geziyordu. Sonra umre gezisi düzenlemeye başladılar. Onu da ağlamalardan zırlamalardan öğrendim. Bazı kızlar ortalık yerde hüngür foşurt ağlıyor bana pek samimi gelmese de sormuştum. Neden ağlıyordu bu kızlar. 

Neymiş efendim umreye gidecek parası yokmuş o yüzden ağlıyormuş. Bunu söyleyen kızın babası o zamanda daha bir bankanın müdürüydü :) Alla alla işe bak sen parası yok! Sonra bazı iş adamları gidemeyen kızların parasını karşılamaya karar verip para göndermişti :)

Neyse , o gece düşündüm alla alla aceba ben neden ağlamıyorum ve ağlamak ta  umreye gitmek te içimden gelmiyor, imanım mı eksik Allahım?

!Dipnot, eğer Allah'a bişi sorarsanız muhakkak size cevabı bir şekilde gönderir.

Evet o gece bir rüya gördüm.

Rüyamda ev arkadaşım tuba ve babası kabeye gitmek için yola çıkmışlardı ben de yanlarındaydım. Yürür vaziyette giderken tuba yarı yolda döndü o devam edemez dediler. Sonra babası ve ben giderken kabenin yanından geçtik ... Kabenin ilerisine gidecekmişiz, biz zaten kabeye gitmişiz güya.

Çok beyaz parlak bir mermerin olduğu bir yere geldik, sağ tarafımızda bir çeşme vardı berrak bir su akıyordu. Tubanın babası abdest aldı sonra ileri baktı , tekrar abdest aldı, sonra bana döndü baktı:

'Burdan sonrasına ben gelemiyorum, sen kendin gideceksin. İleriye baktım mermerin biraz ilerisinde çok beyaz bir yer vardı aynı sisli bir hava ama huzur verici. Sonra o dönemin güya ablası diye anılan çok hurmet gören iki kişiyi oranın sınırında gördüm, aralarında konuşuyorlardı.

Tam adımımı atacaktım ki onların olduğu yere gitmek istemediğimi farkettim. Ve aynen şöyle dedim:

'Onların olduğu yerde ben olmam ya onlar ya ben'

Ordaki kişiler onları ordan attılar, sonra ben o çizgiyi geçtim hem de abdest almadan ve geçer geçmez huzurun güzelliğin farkına vardım.

Uyandığımda önceleri anlam veremesem de içime doğan şuydu, kabeye gitmiş kadarsın, daha ilerisi için herkesin abdest alması gerekirken benim almama bile gerek yok. 

Çok sonraları bu rüyanım manasını daha derinden anlayacaktım.

O dönemde, herşeyi unuttuğum bilen dernek yönetimi güya bir karar alacakmış. Benim hatırlamama yardımcı mı olacaklar yoksa unutmuş halimle mi bırakacaklar.

İşte o sırada o ablalardan biri şöyle diyor :' O daha genç 15 yıl çok uzun bir süre değil onun için, unutması daha iyi derneğin adı çıkar, hem bir daha kimseye güvenmemeyi öğrenir' işte bu cümle aslında Osman sapığının kullandığı cümlenin küfürsüz hali idi. Ve bu cümle o karar, onları bulundukları kabe makamından aşağı itmişti! Bunu hatırlamaları içinse biri kanser olacak birinin de kardeşi dolandırılıp hapse girecek ve 15 yıl hükmü verilecekti. Bu ceza değildi , Allah'ın benim işlerimi yoluna koyması için onların başına getirdikleri idi çünki kimse kardeşinin hapsi ile cezalandırılmaz. Onların cezası Allah'ın elindeydi.

Beni unutmuş bırakmalarının sebebi ise, sırf derneğe akan paralar kesilmesin diye vermişlerdi. Bir masumu hafızası kayıp siktirip bırakmışlardı. Küfürsüz cümle kullandılar diye onlar, osmandan farklı diyemezsiniz!

İşte şimdi  yazılarımda bu cümleyi onlara neden kullandığımı anladınız. Çünki onlar Osmanın o küfürlü cümlesini, tekrar tekrar destekleyici hareketlerde bulundular. İşte o yüzden siktirip gitmesi gereken onlar. 

Tubanın babasına ve ev arkadaşım Meleğin kankası Tubaya gelince, kıl ve nikah iftirasini (İftira ve Dedikodu sayfamda  ayrıntılı anlatmıştım) babasına kadar iletmiş ' Babacım kıllarını almayan bir kız arkadaşımız bu yüzden boşanmış biz onu nasıl uyarabiliriz!' bilmişliğini yaparak hem babasını hem kendini ateşe atmıştı. Babası abdest te alsa defalarca da alsa o makama gelemeyecekti İnşaallah!

Veee asıl mesele , kabenin yanından geçerken kabeyi boş görmemdi. Yani o kızların umresi kabul olmamıştı benden hellalik alana kadar da kabul olmayacakti. Sadece kizlarinki mi ilk iftirayi baslatan yavuz ve onun arkasindan bu iftrayi yayan diger erkekler de ayni sekilde ayni durumdaydilar.

Dipnot: Hak hellaligi almak icin karsima cikmayin! Helal etmiyorum , ahirette hesaplasiriz!

İşte Öyle paralar döküp kabeye gitmeler sizi aklamıyor maalesef! 

Mesele Kabeye gitmekte değil kabeyi yaşamakta! Ah bir anlasanız! Ama onların akılları ermez boşuna anlatmaya gerek yok!

Onun babası değişir annesi hep aynı kalır! Anlayan anladı. Kibrinizden kabul edemediğiniz şey neydi bir hatırlayın bakalım? Ne kadar çok çocuk yaparsanız yapın, hiçbiri o değil, bu kural hiçbir zaman değişmez! O ya değişmeyen annesinden olur ya da hiç olmaz!

Veee her sayfaya eklenmesi gereken NOT:

...Birşey diyim mi burnunuzu karıştırsaydınız geğirip osursaydınız ter koksaydınız inanın sizden iğrenmezdim ama o pis iftirları ağzınızda dolandırdığınızda gözümde canlanan o bok yiyişiniz midemi bulandırıyor... Çünki burnunu karıştırdıktan sonra elini yıkarsın, ter kokarsan ya da ayak kokarsa duş alırsın, sarımsak soğan koksan diş fırçalarsın, osurmak geğirmek insan vücudundaki toksini atar geçicidir tuvalete gidersin, bu ve bunun gibi şeyler insan doğasıdır kir değildir... Peki sizin yediğiniz bokun temizliği var mı?

İTİRAF!

 -Kendime notlar sayfalari okunmadan pek anlasilir bir yazi degil:)—

Belli bir süre sonra benim Osmanı sapık olarak göstermem herkesi ikiye bölmüştü. Ama ben okuluma odaklandığımdan son dönemimi yaşıyordum.

Bir seminer zamanı, akıllı bir çocukla tanıştım. Sanırım bu çocuğun aklına benle osmanı yüzleştirmek geliyor.

Yüzleşme:

Derneğin alt katında sinema gecesi düzenliyorlar. İzlettikleri film ise şu: Kör bir kadına zengin ve itibarlı bilinen biri tecavüz ediyor, kadının arkadaşı bunu bildiği halde, o adam ile evlenmek için kör kadın hakkında, patrona iftira attığını söylüyor ve sadece bununla kalmıyor kör kadına bir oyun oynuyor ve onu hırsızlıkla suçluyor.

Dava sonucunda kör kadını idam ediyorlar...

Işıklar kapandı. Ayşe salağı ona söylediğim A"yı bulamamış beceriksizlik göstermişti. Onun  yüzünden de bu iş bana düşmüştü- Bu kısımları ilk kriz yazımda anlatacağım ama şimdi konu o değil.

Neyse ışıklar kapanınca ayşe geldi, ona ensemden mikrofon gibi bişi takması söylenmişti(burada detaya gerek yok) belki başka bişi taktı bilemedim. Bunu daha sonra anlayacaktim. O sırada sümeyyeyi tuttum.

'Telefonunu açık bir şekilde  yanımda bırak, lütfen!' ısrar edince yaptı. Çünki ayşeye güvenmiyordum , bana birinin geleceğini benle konuşmak istediğini söyledi sonra su alacaz sana da getirecez deyip gittiler. Ben beklerken arkamdan Osman geldi:

O - 'Naber?'

Ben - 'Sen kimsin?'

O - 'Tanımadın mı?'

Ben - 'Hımm, sen hangi cesaretle karşıma çıkabildin ki?'

O - 'Telefonunu göster bu sefer ses kaydı yapmana izin vermeyecem'

Gösterdim...Ama o telefonunu eline alıp açtı. Ne yapacağını anladım ama umrumda değildi. Yeterince iftiraya uğramıştım. Ve şunu da anlamıştım. Siz ne anlatırsanız anlatın insanlar inanmak istediklerine inanırlar. Allah o yüzden varlığını ıspatlamak için birşey yapmıyor. Ve sonuçta ben nişanlım dediğim salağa birşeyleri ıspatlarken saldıraya uğramamış mıydım? Artık kimseyi ne inandırırdım ne de uğraşırdım onların bana attıkları iftiralarla. Allah'a havale.com :D

Ve benden size tavsiye, kimseyi bişilere inandırmak için efor sarfetmeyiniz ! Zaman israfı.

Neyse

Ben - 'Söyle A kim?' Gerçi burda söze şöyle başlamıştım: Sana birşey soracam, O gün beni A'ya benzettin, A kim? nerde ?Öldürün mü onu? Yeni bu yazımda bazı yerleri atlayacağım çünki çok fazla saldırdığı kızların ismi var. Olması ve anlatmam gerektiği yerleri yazayım dedim.

O - 'Sen hala orda mısın?, bak seni Sinanla barıştırmaya geldik. Dışardaki salakar plan yaptılar , burda ben sana saldırıyor gibi yapacam sinan içeri girecek , ben sevişiyorduk diyecem, sen inkar edince o sana inanacak ve barışacaksınız, ne kadar aptalca dimi hahahahah' 

Ben - ' Evet aptalca , sen oyunu anlatmasan bile ben anlardım merak etme'

Bu arada saldırdığı diğer kızları isimlerini vererek tek tek anlattı. Bana da o çok merak ettiği Sümeyyeyi nasıl kurtadığım olayını sordu ben de onu anlattım ona...

Ona tek tek sorular sordum ve tek tek cevap verdi. Cemaatlerden tut kendinin münafık bir lut kavmi örgütünden oluşuna kadar anlattı. Ama A'nın kim olduğunu hala söylemiyordu.

O arada bir olayı anlatırken iyice kızdım. Ama belli etmedim çünki hala A kim bulamadım.

Ben - 'Sahi Osman ya ben o gün bişi anlamadım, şuraya yatsana işimizi tamamlayalım, şu hani anlattığın diğer kızın yattığı yere, ama bu sefer ben üstte olacam'

O - 'Senin tadın da damağımda kaldı doğru, yarım kaldı işimiz '

Ben - 'Tamam işte ben zevk felan alamadım hadi sen yat şuraya yüzüsütü şu işi tamamlayalım'

O - 'Heee tabi tabi yatayım da öldür beni dimi, yemezler.'

Evet biliyordum ses kaydı yapmış bu kısmı keserek insanlara gösterecek beni de onunla yatmış biri olarak gösterecekti. Eee ne de olsa dernek para kaybetmemek için bu ses kaydını da halkın arasına  yayamayacak ama osman yayacaktı...Ama bu benim umrumda değildi.

Ben- 'Bana A'yı ver'

O - ' Napcaksın A'yı o senin işine yaramaz. Onu deliler hastanesine yatırldılar. Sana şahit olmaz. Hem bak o kadar ses kayıtları yaptın ama kimse sana inanmadı. Hala bana inanyorlar. Eeee sakalın yok ki inandırasın. Bak bu filmdeki kız gibi seni de astıracam...Benim arkam çok sağlam sen bana bişi yapamazsın.'

Ben- 'Bana herhangi birinin inanması gerekmiyor, bana A'yı ver'

O- 'Hadi bir anlaşma yapalım. Sinan mı ? A mı?

Ben - 'Sinan kendine yeni bir iki yüzlü şeytan gülbin bulur, ne de olsa sokakta gülbinden çok var, ben de zaten unutuyorum, A yalnız bana onu ver'

O - ' Bir şartla, beni öldürmeyeceksin!'

Evet bu kısma sonra gelecem. Bu ana kadar tam iki defa Osmana saldırmıştım. Onlar da A'yı bulmak içindi, öldürmek için değil, belki anlatırım. Ama şimdi gerek yok.

Ben -' Tamam bugün seni öldürmeyecem.'

O -  "Yetmez bana birşey vermelisin'

Ben -'Tamam seni masum gibi gösteririm, hani dedim ya yat yüzüstü sırtına bineyim işte gömleği nerden yırtıldı Hz Yusufun? Hem içeri girdiklerinde bizi öyle görürler seni masum sanırlar'

Böylece bana A'nın kim olduğunu anlattı.  Osmandan istismar görmüş ve anlattığında da deli muamelesi yapılmış bir kızdı. Sinirlerim tepeme iyice gelmişti. Bütün gemileri de yakmıştım.Aniden ayağa kalktım veee..

Ben - 'Seni öldürecem biliyorsun dimi?'

O -' Sen beni öldürmeyecektin hani sen sözünü tutardın?'

Osman aslında beni tanııyordu ben sözümü tutardım.

Ben -'Yooo ben sözümü tutarım. Osman saat kaç?'

O kadar aptal bir şahsiyetsizdi ki niye sorduğumu anlamadı bile.

O - 'Niye sordun ki?'

Ben - 'Hiç merak ettim'

O - '23:45'

Sadece şuna gülmüştüm :)

Hani öldürmeye çalışmayacaktın hani sen sözünü tutardın, derken nerdeyse altına yapacaktı :D 

Ben - 'Ben bugün öldürmeyecem dedim,yarın öldürebilirim :) onbeş dakikamız var iyi değerlendir '...

Onun o korku dolu anları çok hoşuma gidiyordu bu itiraf ta benden gelsin :D

Dipnotlarimdan: Açıkçası burda şuna değinmek isterim, bu tür olaylarda her ne kadar  iftira atan kadın sayısı yok denecek kadar az sayıda olsa da insanlar her konuşan kadına ya iftira atıyor diye bakıyor ya da ona vebalı muamelesi yapıyorlar. Suçluyu gizleyip onun yaşam kalitesini bozmamaya çalışıyorlar ama mağduru ise daha da mağdur etmeye bayılıyorlar- suçlular da bunu bildikleri için daha da cesaretlenip daha fazlasını yapıyorlar, aynı osmanın yukarda yazdığım yazıda beni astıracağını idda etmesi gibi... 

İnsanların bulaşıcı hastalık ile mağduru ayırt edememe körlüğü olduğu düşünüyorum :D Toplumda çoğu insan bunu ayırt edebilecek bir zekaya sahip değil maalesef ve sanırım bu maymunlaşmış erkeklerin evlendiği çocukların neslinin çoğalmasından kaynaklanıyor.

2 Aralık 2022 Cuma

HAFIZA KAYBI!

İşte tüm bu olanlardan sonra ne mi oldu. Bir şekilde bu durumun üstesinden gelmeliydim.Bana ait olanı Osman sapığından almıştım. Şimdi de bir karar verecektik.

Bilgisayarlar ile insanlar arasında çok fark yoktur aslında. Bilgisayarlar insanların beyin yapısından ilham alınarak icat edilmiştir *

Hafıza!

Bilgisayarlarda hard diskleri parçalara bölebilirsiniz. Hatta isterseniz onlara farklı işletim sistemleri yükleyebilirsiniz. İnsanlarda ise tek bir hafıza vardır. Ve anılar cache dediğimiz yerlere atılır. Bilgisayarlardan farkımız çöpümüz yoktur.

Bilgisayarlarda bazen hard diskleri fazla yüklemelerden yedeklere alır ya da parçalara bölersiniz. İnsanlarda bu parçalara bölme olayı çok nadir yaşanır.

İşte benim hayatımdaki enteresan nokta burda başlıyor farkım şu, birden fazla hard diskimin olması yani zeka seviyenize göre hdd alanınız yükselir ve eğer beyninizi yönetmeyi başarabililiyorsanız bunu da gayet güzel başarabilirsiniz. 

Çok kişilikli insanlar vardır hani* onların hard diskleri de parça parçadır ama hepsinde ayrı işletim sistemi yüklüdür.

Benimkine hepsi aynı bilgisayarda aynı işletim sisteminde yüklü idi. Ama parça parça bölümlere ayrılmış hard diskler olacaktı ve hepsinin bir şifresi olacaktı.

  • Biri hayatında hiç Sinan olmayan ve olmamış Zeytuni
  • Biri Sinana mail atmış ve sinanı kızdırmış Zeytuni* sürekli o ana dönüp özür dileyen sarsal dediğim döngü
  • Biri Osmanı dileği meleği ve tuzağı hatırlayan Zeytuni* Osmanın pisliğini ve dileğin kurban ettiği erkek kardeşini hatırlayan Zeytuni
  • Biri Osmanı dileği meleği gülbinin evde olduğunu (gülbin iki tuzak kuran ve iki yüzlü şeytan) sinanın annesini tuzaklarını bilen  Zeytuni
  • Biri de herşeyi bilen, Sinanın ve Osmanın ne yaptığını, ve  Gölgeyi kimin öldürdüğünü bilen Zeytuni* 

Peki neden bölünmüş hard diskim vardı derseniz. Hepsi bir olsaydı o bilgisayarın yapacaklarına akıl fikir erdiremezdiniz, ve onlara bela musallat edecek güce sahiptik ama önce toplum bunu haketmeliydi. Bir diğer sebebi rüyamdaki gri adamla verdiğimiz karardı. O benim için bu durumu kolaylaştıracağını söylemişti işte bu da kolaylaştırma yöntemlerinden birisi idi. Başka bir sebebi daha vardı ama o bende kalsın.

İşin enteresan tarafı, benim sadece hafızam kayıptı , zekadan eksik bişi yoktu, kendimi bu zaman içerisinde çeyrek Zeytuni olarak tanımlamışıtım. Çeyrek porsiyon zeytuninin yaptıklarının hep bir sebebi vardı. 

Bu durumun zararları oldu mu: Eğer zarar diye tanımlarsak , çok fazla insan tölere ettim mesela ama o insanlar kendilerini bi halt zannederken, yapılan her tölere onların gideceği yeri belirledi.

Neyse artık bölünmüş hafızamin zamanı geldiğinde bütün diskleri birleşecekti.

İşte o gün bu gündü
Zetuni yenilenmiş işletim sistemi ile bütün diskleri birleştirdi. Eğer başka bir hdd varsa:) o da birgün şifresi ile muhakkak açılacaktır.